Reklamla Gelen Huzur..

Ooo.. Başlığıma bir bakın romantik mi oldum ben ! Ahhah belki bir yazı boyunca böyle kalırım hea olmaz mı? Deneyelim..

Tv izliyoruz ablamla birlikte reklam çıktı.. Hangi reklam? İşte şu:

İkimiz de sessizce reklamı izledik..

Daha önce görmediğimiz, yeni bir reklam olduğundan falan değil.. Bu sadece o reklamın insanlar üzerindeki etkisi olabilir.. Farkettim ki o reklam her çıktığında hepimiz, herkes bu şekilde davranıyor.. Sessiz..

Reklam bittikten sonra belki birkaç saniye kadar sessizliği sürdürdük.. Ardından ablama dönüp “ne kadar huzurlu değil mi” dedim.. Onayladı..

“Evlilik böyle bir şey olsaydı kimse evlilikten korkmaz, herkes evlenmek isterdi muhtemelen” dedim.. “kesinlikle” dedi.

“Halbuki böyle olmak, uyumlu olmak yapılamayacak/imkansız bir şey bile değil” dedim.. Sonra sustuk..

Bir reklam boyunca romantik, sakin, huzurlu kalabildim işte sonuçta, kısa bir yazı boyunca öyle olmak da sorun olmaz sanırım..

Huzur böyle kolay bir şey işte gençler.. Peki huzurumuzu kaçıranların derdi ne Allah aşkına!

Neyse böyle huzurlu bir evliliğimiz olsun diye dileyelim mi? Zor, uçuk bir dilek ama dileyelim gitsin bea ;)  

Reklamın reklamını da yaptık ya bravo bize sonumuz hayrolsun :P

 

O değil de benim bu erkek çocuk isteğim n’olcak hiç bilmiyorum :(  Böyle hasretle bakıyorum o şebek suratlı veledlere.. Hayır evlilik düşündüğümüz de yok ki – düşünülecek adam da tabi- nasılsa şu kadar zamana evleniriz olur çocuk da desek pehh.. 

Neyse çirkinleşmeden gideyim ben.. 

Giderayak bir de şarkı armağan edeyim size şööyle eskilerden:

Mutlu bir pazar dilerim :)

 

Yüzleşme – Juliette Fay

Yoğun zorlu günler geçiriyorum ve huzur bulduğum çok az şeyden biri kitap okumak.. Bazen işten eve gelir gelmez üzerimi bile değiştirmeden kitabıma uzanıp bir kaç sayfa okuyorum.. 

Bir kaç haftadır işlerin yoğunluğu yüzünden bolca mesaiye kaldığımdan eve geç bir saatte ve tükenmiş olarak geliyorum.. Ve omuz ağrılarım bazen beni uykumdan edecek kadar şiddetli hale geliyorlar..

Neyse şu sıra okuduğum kitaptan bahsedeyim biraz.. 

Yüzleşme – Juliette Fay

Görsel


Bir kadının kendini bulma yolundaki zorlu
öğrenme süreci

Dana Stellgarten’ın boşanmasının üzerinden bir yıl geçmiş ve işler
gittikçe zorlaşmıştır. Yedi yaşındaki oğlu, babasının yokluğuyla öfkeli ve
huysuz bir çocuğa dönüşmüştür. Kızı Morgan’ın daha on iki yaşında
olmasına rağmen bulimik olduğunu öğrenmiş ve popüler kızlarla
arkadaşlık kurmaya çabalarken çok baskı altına girdiğini fark etmiştir. 
Yeğeni Alder; on altı yaş sorunlarıyla hayatlarının ortasına tam
manasıyla dalmıştır ve onlarla kalmak istemektedir. Genç kızlığa yeni
adım atan Alder, eskiden olduğu gibi mutlu ve neşeli değildir. 
Diş doktorunun ofisinde beklenmedik arkadaşlıklar kuran Dana, 
kadim dostunu kaybeder; hatta ilginç ve farklı olduğunu
düşündüğü bir adamla çıkmaya başlar.

Bütün bu inişli çıkışlı sürecin yanı sıra, eski kocası iş yerinde yaşadığı 
sıkıntılar yüzünden, ödediği çocuk nafakasını azaltmak durumunda 
kalır. Yaşamının büyük bir kısmında çoğu kabahati hoşgörüyle 
görmezden gelen Dana, bekar bir annenin anlayışla birlikte keskin bir 
sorumluluk duygusuna sahip olması gerektiğini de öğrenmiştir artık. 
Ailenin anlamına, büyüyüp olgunlaşmada çocuk, genç ya da orta yaşlı 
bir anne olmanın ne kadar önemsiz olduğuna dair 
enfes ve düşündürücü bir hikaye…

≈≈

“Kesinlikle okunmaya değer bir kitap. İnsan, yaşananları çok kolay 
bir şekilde kendisiyle ilişkilendirebiliyor.”

Kelly Corrigan

“Sürükleyici, dokunaklı ve son derece tatmin edici. Hayatın gerçekleri
her sayfada parıldıyor. Öğle yemeğinde Juliette Fay’in masasında 
oturabilmek için ortaokula geri dönmek istedim neredeyse!” 

Beth Harbison

 

Kitabın arkasında yazanlar böyle..  

Bu kitabı alma hikayem ise şöyle: Kadıköy’de “Kitap Fuarı” adında bir kitapçı var.. Bir akşam üniversiteden bir arkadaşımla buluşmak üzere sözleşmiştik.. Karşıdan geldiği için biraz gecikeceğini haber verdi.. Ben de fırsattan istifade kardeşimin istediği kitabı almak için o kitapçıya gideyim diye düşündüm.. Sonra uzun zamandır kendime yeni bir kitap alamadığımdan kitapları incelemeye başladım.. Aslında almayı düşündüğüm kitaplar olurdu aklımda fakat fazlaca unutkan olduğumdan o an aklıma hiç biri gelmedi ben de sadece arkalarını falan okuyarak bir kitap seçmeye çalıştım kendime.. Ve yukarıda yazanlarla birlikte kitabın sıradanlığı ilgimi çektiğinden bunu seçtim.. 

Kitap seçerken dikkat ettiğim çok saçma bir şey daha var: Sayfa sayısı.. Bir kitap inceyse dönüp bakmam bile genelde.. Kalın kitaplara da ilgimi çekmeyecek bir konuya sahip olsalar bile özel bir alaka gösterir incelerim falan.. Vallahi şaka yapmıyorum ve mantıksız olduğunun da farkındayım :)

Bunun bir sebebi, kendimce bir açıklaması var elbette.. Okuduğum her kitaba okuduğum süre içerisinde o kadar bağlanıyorum ki bitmesinden korkup duruyorum.. Çünkü biliyorum ki bittiğinde yakın bir dostumu kaybetmiş gibi hissedeceğim.. Hani bir süredir her şeyini paylaştığın, tüm hayatını bildiğin bir insanın hayatından öylece çıkıp gidermiş gibi.. 

Neyse kitaba dönelim ve içinden seçtiğim bir kaç yeri paylaşayım..

“Dana rimelini kontrol etti ve ergenliğinden bu yana belki milyonuncu kez yaptığı gibi eğer gözlerinin belli belirsiz bir 
ela değil de daha gerçek bir rengi olsaydı – şöyle kusursuz bir kahverengi, yeşil veya mavi – belki o zaman onda yanlış olan 
şeyleri başka bir tarafa yönlendirebileceğini düşündü yine.. Burnu düzgün, cildi parlaktı. Yine de gözlerinin bu renksizliğini, 
saçlarının cansızlığını ve artık hiç de genç olmayan bu görünümünü bir türlü bağışlayamıyordu.”

 

Kızının huzursuzluğunun ardından gece yatmadan önce ona küçükken yanından ayırmadığı bir kitabından bahsederek onu huzurlu bir uykuya bıraktığında şöyle düşünmüştü:

“Bir kitabın hatırası.. Avunmak için sadece böyle bir şeye gerek duysaydık, hayat çok daha kolay olmaz mıydı?”

 

Kimseyle derdini paylaşmayan ama açıkça içinde fırtınalar koptuğu belli olan Alder’ın kimseye bundan söz etmek istememesinin sebebi:

“Çünkü kelimeler aptalcadır. Küçük çocukların buzdolabının üstüne yapıştırdıkları plastik magnetlere benzerler. 
Eğer bunu hecelere dökersem, plastiklerle heceleyemediğim bir şey söylemeye çalışıyormuşum gibi olur.” ardından ekliyor “Fakat 
sanırım bir şey söylememek de pek işe yaramıyordu.”

 

En çok eğlendiğim hatta sesli güldüğüm kısımlardan biri de Dana’nın kardeşi Connie’ye oğlunun basketbol idmanında tanıştığı adamın onun telefonuna bıraktığı mesajı dinlemesinin ardından sorduğu, “Ne yapmalıyım?” sorusuna karşılık Connie’nin verdiği cevaptı: “Kimin umrunda? Ara ya da arama. Ne fark eder?” :)

Dana: “Hiç yardımcı olmuyorsun, biliyorsun değil mi?” demişti. 

Ve bunu takip eden diyalogları..

Bunları okuyunca “Ne salak kız bunda gülünecek ne var!” diyebilirsiniz.. Sanırım bu kitabın içinde kaybolmakla ilgili bir şey.. Connie’nin karakterini bilmek ve ilişkilerinin nasıl olduğu hakkında bilgi sahibi olmak gerekiyor.. Ve tabi kendinizle özdeşleştirebilmeniz için kardeşleriniz, benzer ilişkileriniz… 

Kitapların sığınaklığı çok güzel bir şey.. Gerçek hayattan kaçırabiliyorlar sizi çoğu zaman.. Bir yolculuk için vaktiniz veya paranız olmayabilir.. Her şeyi bırakıp gidemeyebilirsiniz.. Ama elinize sizi sarıp sarmalayacak bir kitap aldığınızda kendi hayatınızdaki olaylardan, insanlardan kaçıp saklanabiliyorsunuz.. Bu biraz sayfalara can vermek, onları gerçeğe dönüştürmek gibi.. 

Ve ben yine bir kitabın sonuna gelerek bir dost kaybetmiş hissettim.. Ama hala hafızamda taze olan diyaloglarıyla beni zaman zaman gülümsetebiliyor ve sanırım bir kitaptan daha fazlasını beklemek haksızlık olurdu.. 

Huzurlu Günler Dilerim.. 

Ev ahalisine hediyelerim^^

Bir önceki yazımda evimle ilgili fotoğraflar paylaşacağımdan bahsetmiştim.. E bir yerden başlamak lazım değil mi ;)

Evimize taşınmamızın ilk zamanlarında kıyafet dolabı bakmak için uğradığımız Koçtaş’ta görüp “heh bunlar çok uygun bizimkilere” dediğim ve kardeşlerime aldığım hediyeleri göstereceğim size:

Üstteki fotoğraf ablamın kapısına ait ve gördüğünüz “yüksek gerilim” tabelası da benim kendisine hediyem :D
Bazen huysuzdur o, yapı olarak da somurtukdur biraz (ne demekse o).. İlkokulda öğretmen olması dolayısıyla üzerinde bolca sinir vardır böyle ne zaman patlayacağını kestiremeyiz falan.. Başlarda daha çok öyleydi en azından.. Bir de odasındaki her şeyin bir düzeni vardır.. Bir şeye dokunup yerinden azıcık oynatsanız farkeder “kim girdi benim odama” yapar :D O yüzden bu hediyeyi ona uygun görmüştüm..

Bu da üniversitede okuyan ufaklığın kapısı :D
Bizim çalışan onun talebe olması sebebiyle evin keyfini en çok süren, hayatı en rahat olan o olduğu halde sürekli bişeylerden şikayet etmeye bayılırlar kendileri.. Bir de ilk zamanlar ablayla sürekli kavga halindelerdi çözemiyorlar da kendi başlarına birbirlerine söylemek zorunda oldukları şeyler için beni arıyolardı o kadar yani.. “Köpek gibi dalamayın birbirinizi” diye bir laf vardır ebeveynlerin ağzında biraz ordan, biraz da kardeşin sinirlendiğinde “hırrr” yapmasından esinlendim :)
İş saatlerim sebebiyle eve en geç gelen ben olduğum için biraz da evin babası konumundayım :) Eve bi geliyorum bunlar birbirlerini şikayet edip duruyolar bana.. Nasıl deli oluyorum ama “evde de huzur bulamayacak mıyım sus be kadın” demişliğim var :D O yüzden benim kapımda:

Ahhah çok fena farkındayım :D Kendi odam için bişey almasam olmazdı ee köpekliyi kendime alacak da değildim di mi :D Genel müdür iyidir iyi ;)

Bir Yılbaşı Yazısı..


Yılbaşı yazısı yazmayacağım demiştim kendi kendime.. Yine nasıl geldim buraya nasıl başladım bu yazıya hiç bilmiyorum..
Neden yazmayım dedim? Çünkü biliyorum geçen yıldan şikayet edeceğim gelecek yıla umut bağlayacağım.. Yine..
Geçen yıl 2010′dan ne çok çektiğimi 2011′den ne çok beklentim olduğunu yazmıştım.. Benim yılım/bizim yılımız olacaktı güya bu yıl.. Halbuki nasıl saçmalıyoruz nasıl ! Diyor ya Candan “Kul kurar kader gülermiş”
Değişen ne ola ki bunca büyütüyoruz? Bir gün değil mi geçen? Kasım’dan Aralık’a geçmekten ne farkı var ki?
Geçmiş yıldan bahsedeyim diyorum.. Yazacaklarımı düşünürken beynim uyuşuyor..

Aslında genele bakınca çok hayırlı bir yıldı benim için 2011.. Olması gerekenler oldu, gitmesi gerekenler gitti.. Ama her ne kadar güzel şeylere yol açmak için gidiyor olsa da giden içinden bir parçayı da söküp götürüyor.. İnim inim inletip sızım sızım sızlatıp gidiyor..
Hayatım baştan aşağı değişti bu yıl.. Demişti ya Şems “Hayatım altüst olacak diye korkma.. Nerden biliyorsun hayatının altının üstünden güzel olmadığını” Öyle.. İyi ki..

“Önemli” dediğimiz şeyler o kadar da önemli değilmiş öğretti 2011.. Ve yanlış dualar ölümden beter bir acıya sürükleyebilirmiş bizi.. Ölmeyi yeğleyeceğimiz acılar olduğunu gösterdi.. Dilek-1: Allah onları unutturacak acı vermesin..

İşim oldu.. Şubat ayında bir sınava girdim bu iş için.. Önemli bir sınavdı.. Öyle ki Kore’ye gidecekken ablamla, aynı tarihlere denk geldiğinden o yalnız gitti, gidemedim..
Kazanamasam bedeli çok daha büyük olacaktı yani.. Kaçırdığım fırsatın büyüklüğünden ezilecektim altında.. Neyse ki iyi sonuçlandı sınav da “hayırlısı” diyebildik.. Dilek-2: “Hayırlısı” diyebileceğimiz sonuçlar versin Rab.. Kaçırdıklarımıza ağlatıp temelli kaybettirmesin her şeyi..

En sevdiğim yerdeyim.. İstanbul’da..
İşim oldu demiştim ya onun en güzel taraflarından biri bu işin İstanbul’da olmasıydı.. Hayatım boyunca en sevdiğim şehir oldu İstanbul, binlerce kez söylemiştim bunu burda da.. Hiç umut yoktu, buraya gelip burada yaşamam için hiçbir sebep, fırsat yoktu ufukta.. Her şey öyle ani oldu ki.. Sonuçta işte burdayım yarım yıldır.. Güzelliklerinden faydalanacak pek vaktim olmuyor iş yüzünden.. Trafik sorunlarıyla daha samimi bir ilişkim var hatta işime iki otobüsle gittiğimden.. Ama bu mutlu olmama engel mi, şikayet etmek için pişman olmak için sebep mi? Hayır. Dilek-3: “Mutluyum” diyebileceğimiz yerlerde olalım inşallah hep..

Evim oldu.. Hı hı önce homeless’tum ben çünkü :) (yabancı dilimi eşek arısı…)
Şöyle ki; işim dolayısıyla İstanbul’a geldiğimden bir düzenim yoktu başlarda.. Kiraya çıkmayı planlıyordum burada okuyan kardeşimi de yanıma alacaktım.. Hem geçim anlamında biraz zorluk çekecektik hem de düzgün bir ev bulmak öyle çok kolay bir iş değildi.. Bir de o evi doldurması falan ooo zor işti anlayacağınız.. Neyse ki baba beyler el attı da elimizden tuttu da sorun morun kalmadı :) Gayet güzel bir ev bulduk.. Küçük ve pahalıydı ama bize yeterdi ve konumu dolayısıyla pahalı olması kaçınılmazdı.. Kredi çektik ablam, ben, babam ödüyoruz şimdi yavaş yavaş.. Üç kardeş kalıyoruz evin babası da benim ahhah :D Dilek-4: İhtiyacı olan herkese Allah ihtiyaçları dahilinde yardım etsin..

Evimle ilgili fotoğraflar paylaşacağım inşallah yakın zamanda ;)

Yıllarca hep bir profesyonel fotoğraf makinem olmasını istedim.. Hatta iki yıl kadar bir süredir -işsiz olunca uzun sürüyo tabi- para biriktiriyordum bunun için.. Amacım Kore’ye gittiğimde oradan almaktı.. Gidemedim yukarıda da bahsettiğim sebeplerden fakat seçenekleri bir kağıda yazıp ablamın eline tutuşturdum “bunlardan birini alıyosun bana” diye.. Aldı da.. Yaklaşık bir senedir sahibim bu hayalime yani.. Gönül isterdi ki fildir fildir gezeyim bol bol da fotoğraf çekeyim yeni bebeğimle amma olmadı işte daha bakalım belki yeni yıl bize bunu verir hea olmaz mı? Dilek-5: Yeterince vakit ve paramız olsun inşallah da fildir fildir gezebilelim milyon tane fotoğraf çekebilelim..

Ailem.. Arkadaşlarım.. Onlara sahip olduğum için ne kadar şanslı olduğumun farkındayım.. Hep farkındayım sanıyordum ama bu yıl o kadar da olmadığımı farkettim bir anda.. Şimdi müthiş (!) farkındayım :D
Her zaman yanımda olan varlıklarını, orada bir yerde bulunduklarını bilmenin bile yeterli olduğu bişey aile.. İyi ki varlar..
Arkadaşlarımız da aynı şekilde.. Memleketimden iletişimimizi koparmadığımız hala birbirimizi dinlediğimiz, değer verdiğimiz, en yakın arkadaşım diyebileceğim gözdem var.. İyi ki var.. (I lev ye kuzum :D )
İstanbul’a gelişimle daha samimi bir ilişkimiz olan blog arkadaşlarım var.. Hepsine mutlu seneler diliyorum.. Umarım yeni yılda daha çok toplanabilir, daha çok Kore muhabbeti yapabiliriz..
Dilek-6: Sevdiklerimizin her zaman yanımızda, yakınımızda olmasını diliyorum.. Hepsine, hepimize sağlık sıhhat diliyorum..

Dilek-7: Bu resimde olduğu gibi her düştüğümüzde elimizden tutup bizi kaldıracak biri olsun mutlaka hayatımızda.. Kendimizi hiç “yapayalnız” hissedip umutsuzluğa düşmeyelim..

Yalanlarla karşılaşmaktan bıktım usandım.. Her birinin ayrı bir bahane olmasından da.. İşte bu yüzden: Dilek-8: Yalansız bir ömür diliyorum.. Mümkün olmadığını bile bile hem de..

2011, başlarında bilgisayarımın bozulması ve ardından işe başlamam dolayısıyla film-dizi anlamında verimsiz bir yıl oldu benim için.. Üç dört saatlik uykularla işe giderek geceleri bu açığı kapatmaya çalışsam da yeterli olmuyor.. Umuyorum dertsiz tasasız sakin de bir yıl olur da yeni yıl açığı kapatabilirim..

2012 Herkese dilediği güzellikleri versin.. Dilerim bunları okuyan herkes en son noktayla beraber mutlu olacağı bir hayata adım atar.. iyi ki diyebileceğiniz/dedirtebileceğiniz bir sene ve hatta bir ömür diliyorum.. Sevgilerimle..

Not: Dilekler her ne kadar numaralandırılmış olsa da aslında sıralı falan değil.. Aklıma geldiği sırayla yazdım sadece.. :)

Bir resim – Bir rüya..

Haftasonları yapmaktan en çok keyif aldığım şey; uyandıktan sonra yataktan kalkmayıp karşımda asılı duran İstiklal Caddesi resmini izlemek.. Bunu bir kaç saat yapıyorum her cumartesi-pazar günü..

Bu resmin bana huzur veren bir tarafı var.. Her zaman kalabalık gördüğümüz caddeye inat resimde bir kaç insan var, sokak onlar ve tramvay haricinde bomboş.. O karışıklık, koşuşturma yok..

Hafta içi erkenden uyanıp işe gitmek zorunda olduğumdan yataktan kalkmayıp saatlerce bu resme bakıp düşünmeyi hafta sonuna bırakabiliyorum ancak.. Derseniz ki: o resim yokken napıyordun? Onun olduğu boşluğa bakıp düşünüyordum bu kez derim muhtemelen :) Belki de bu yüzden oraya astım bu resmi.. Hani bu aslında demek oluyor ki, resim sadece bir araç.. Amacım kendime düşünmek için zaman ayırmak..

Bence bu hepimizin yapması gereken bir şey.. Haftada bir gün bile olsa uzanıp düşünmek için kendimize zaman ayırmalıyız.. Bunu yaparken dikkatimizi neye verdiğimizin, neye baktığımızın çok bir önemi yok.. Boşluğa da bakabiliriz, tavana da veya gözlerimizi kapatıp da yapabiliriz bunu fakat o zaman düşünme kısmı pek uzun sürmüyor uykuya geçiliyor :)

Düşünmek derken kastettiğim kötü geçmişi, umutsuz geleceği değil huzuru düşünmek.. Yani karanlık düşüncelerden mümkün olduğunca uzağa kaçmak.. “Ayy mutlu olamıcaam iştee, hep böyle kendi başıma uyancam, yine hava bozuk kötü bir gün beni bekliyor” gibi iç karartıcı şeyler düşüneceksek bırakalım bu işi uyumaya devam edelim de en azından uykumuzu tam almış olalım.. Çok amaçsız çünkü..

Ben bugün bu resme bakarken gördüğüm rüyayı düşünüyordum.. Yazıya başlama sebebim de buydu zaten..
Çok huzurlu bir rüyaydı.. Fazla uzundu aslında o yüzden çok fena şeyler de vardı içinde fakat benim aklımda kalan güzel kısımları..

    • Sanırım günlerden 14 Şubat’tı.. Bu günün benim için çok bir anlamı yoktur normalde.. Neyse rüyamda 14 Şubat günü yollardayım arabayla.. Bir köy girişinde durmak zorunda kalıyorum çünkü yolun ortasından onlarca insan geçiyor ellerinde beyaz papatyalarla.. Çoğunun yaşlı olduğunu farkediyorum.. İlgimi çekiyor ve arabadan inip aralarına karışıyorum.. Önce geldikleri yöne doğru gidip bakıyorum ki yol kenarları papatyalarla dolu.. Sonra gittikleri yöne doğru onlarla beraber yürüyorum.. Meğer bu köy için bu bir 14 Şubat geleneğiymiş.. Yolun karşısında bir mezarlık varmış.. Her 14 Şubat günü o papatyaları toplar mezarlıktaki sevdiklerine götürüp bırakırlarmış.. Zannediyorum ki gençler de yani orada sevgilisi falan olmayan kişiler de bunu yapıyormuş şans getirmesi için, güzel bir gelecek dilemek için.. Sonra ben de bir kaç papatya kapmak için dönüyorum.. İlk gördüğüm halinden epeyce azalmış papatyalar.. İnsanlar o kadar çok ki.. Zar zor bir kaç güzel papatya buluyorum.. Ellerimde papatyalarla birlikte birkaç da beyaz zambak olduğunu görüyorum sonra.. Ne zaman topladığımı, elime aldığımı hiç hatırlamıyorum.. Mezarlığa doğru yol alıyorum fakat kalabalığın tükenmiş olduğunu görüyorum bu kez.. Mezarlığın orada bir ev var.. Kimin evidir neden oradadır bilmiyorum zaten mezarlıkla ilgili en son gördüğüm şey o evdi..
      Bunları yaparken acele ediyordum çünkü ertesi gün yurtdışına çıkmam gerekiyor.. Biletim falan her şeyim hazır.. Nereye gideceğimi bilmiyorum, neden öyle bir yolculuk öncesi arabayla böyle yollara düşmüşüm bilmiyorum.. Yaşlı bir amcayla konuştuğumu hatırlıyorum.. Onu çok sevip bundan sonra “dede” diyeceğimi hatırlıyorum.. Bana tüfek kullanmayı öğretiyor dede nedense :) Ne işime yarayacak bilmiyorum burası saçmaydı biraz ama anladığım kadarıyla geçmişim bir hayli sorunlu ve tüfek onu temsil ediyor..
  • Böyle işte.. Pek rüya görmeyen biri olarak bu kadar uzun bir rüyaya alışık değilim haliyle.. Bir de çok simgesel.. Anlamını merak etmedim değil..
    Yok mu şöyle iyi bir rüya yorumcusu bildiğiniz? Olsa ne güzel olur.. Ama olmasa da huzurlu bir rüya gibi geldi bana sorun yok :)

      Güzel günler dilerim ve tüm rüyalarınızdan huzurla uyanmanızı.. ;)

    Bu şarkı size gelsin…

    Sadece düşlüyorum..

    Bazen düşünüyorum..
    Sevsem hiç sevmemiş gibi..

    Elimi tutunca, hatta sadece dokununca titrese içim..
    Böyle “cız” etse.. yansa..

    Her gördüğümde kalbim delice atsa..
    Uzaktan bana doğru attığı her adımda içimde depremler olsa..

    En çok mavi üstüne beyaz bulutlar serpildiğinde sevdiğim gökyüzü, onunla geçirdiğim her âna şahit olsa..
    Böyle uçsam mutluluktan.. Ama düşmekten korkmadan..
    Suratımda aşık insanlara mahsus o sersem gülümsemeyle dolansam ortalıkta..

    Öyle çok yakışıklı çok harika muhteşem bir adam değil de çok seven ve tarafımdan çok sevilen bir adam olsa..
    Bununla yetinse.. Fazlasında gözü olmasa..

    Yarışa girmese hiç.. “Benim dediğim olacak” “Ben daha akıllıyım” “En iyi espriyi ben yaparım” şeklinde..
    Sadece o an ne bizi mutlu edecekse onu yapsak iddia edip vakit kaybetmek yerine..

    Ben hep yanılırım.. Bazı günler fazlaca sakar olurum..
    Sevdiğim insanlarla beraberken sebepsiz sürekli gülerim.. Tartmadan konuşurum bazen..
    Bunlarla yargılamasa beni.. Sonradan suratıma çarpmasa..

    Hatalı olduğunda bir tek özrün ve üzgün bir yüz ifadesinin yeterli olacağını bilse..
    Vakitlice verse bunları bana ki günün geri kalanı heba olmasa..

    Benim için yemeğin çoğu şeyden önemli olduğunu bilip öncesinde sürprizler yapmaya çalışırken yemeği geciktirmese..
    Bunun yerine “önce yemek” deyip ardından yaptığı her şeyden nasıl memnun olduğumu gözleriyle görse..

    Tanıması için kendimi anlatmam gerekmese..
    Anlamak için uzun açıklamalara ihtiyaç duymasa..

    Sevdiğini sürekli söylemek yerine gösterse..
    Söylemese bile bilsem.. Hissetsem..

    Güvenimi sarsmasa hiç..
    Başımı omzuna yasladığımda huzurla gözlerimi kapatabilsem..
    Ağzından çıkan iyi-kötü her sözün yalansız olduğunu bilsem..

    Sadece düşlüyorum..
    Sevdiğim bir adam beni çok sevse..
    Sonra isterse ona canımı dahi versem..
    Bir tek sarılışıyla tüm dünyaya sahipmiş gibi hissetsem..
    Gece yastığıma başımı koyarken aklımda o, sabah kalkarken yine o olsa..
    Ve ben bilsem ki Hala umut var.. Hala aşk var.. Hala sadakat var..

    Bir adam sevsem..
    Hiç sevmemiş gibi..
    Hiç bitmeyecek, üzmeyecek, gitmeyecek gibi…

    Düş Sokağı Sakinleri – Hüzün Kovan Kuşu..

    gözyaşına dök yağmuru
    düş uçacak bahara doğru
    yollara açılıp konuşacak
    mutlu edeceğim yokluğunu

    huyumdur hep ölürüm
    nice aşklara bölünürüm
    ayımdır hep tutulurum
    nice ışıkla korunurum

    hüzün kovan kuşu gelmiş
    gecenin yanağına konuvermiş
    ay tenli aşık şarkıma
    karşılık vermiş

    dışım içimden gelir
    yani gölgem kendimden
    aşktır ölümden güzel olan
    bak ve gör yaşam düşlerdedir

    huyumdur hep dirilirim
    nice dağlardan dökülürüm
    ayımdır hep kararımım
    nice öpüşle aklanırım

    hüzün kovan kuşu gelmiş
    gecenin yanağına konuvermiş
    ay tenli aşık
    şarkıma karşılık vermiş