Türk Sineması Favori 5 Film _ Mim

Güzel bir mim başlatmış La fea ve bana da paslamış hemen.. Blogla hiç ilgilenemediğim şu zamanda ilaç gibi geldi belki.. Hem de konu tam benlik: Türk sinemasının bizim için en güzel 5 filmi.. Hemen başlayalım geciktik zaten 😛

SELVİ BOYLUM AL YAZMALIM

Türk sineması dedin mi benim aklıma 3 tane film gelir direkt zaten.. Üç filmde de Türkan Şoray ve Kadir İnanır yer alır.. Bunlardan biri de bu filmdir..

Çok sevdiğiniz bir şeyi anlatamazsınız ya işte bu yüzden zordur bana bu filmleri anlatmak.. Ne söylesem, ne yazsam bilirim ki az, bilirim ki yetmez güzelliklerini anlatmaya..

Öyle ayrıdır ki diğer filmlerden.. Bir kere içini açar size bu filmde oyuncular.. İç seslerini konuştururlar..

İlk tanışmada kamyonun altından sadece bacaklarını görünce İlyas Asya’ya önce adam der sonra nine 😀 Sonra görür ki Asya bir afet.. İstanbullu İlyas o serseri tavırlarıyla alır kamyonunu yetişir Asya’nın peşinden 😀
Neyi severse tutkulu sever İlyas.. Kamyonuna aşıktır önce.. Sonra her şey Alyazmalısı olur..

İç konuşmalar başlar hemen:
İlyas_ (Vay anam bu ne güzel kız böyle)
Asya_ (Yakışıklı çocuk buralı değil herhalde)
İlyas_ (Kekliği ürkütmemeli) 😀
Asya_ (Anam bi duyarsaa)

İ_ Alyazmalı bi dakka
A_ (Durursam bi daha kurtulamam)
İ_ Biraz süt versene bacım
A_ (Sankim bebek de meme emecek deli oğlan) 😀
İlyas kamyonuna biner gelir peşinden..

A_ (Geliyo mu ne)
İ_ Buyrun gideceğiniz yere kadar götüreyim sizi 😀 [adam İstanbullu 😀 ]
A_ (İstanbullu mu ne)
İ_ (Dağ başında özel arabalı zamparalara döndük iyi mi) Hadi atla köye bırakırım seni
A_ (Anam beni sağ komaz öldürür)… der ve kaçmaya başlar.. Tabi İlyas da peşinden 🙂
İ_ Dağ keçisiii 😀

İ_ (Binicek mi binmicek mi)
A_ (Binsem mi binmesem mi) (Hiç mi gün görmücem ben)
İ_ (Binicek binicek)
A_ (Yüreğim kaydıysa günah mı? Anam da duyarsa duysun)

Aşkı, sevgiyi sorgulatır bu film bize..

“Sevgi neydi? Sevgi insan eliydi, sevgi iyilikti, sevgi emekti.” (Asya)

Şöyle der İlyas, içinden: “Gözlerime bak sevdiğim, gözlerime bak. Seni çok özledim.”
İçinden şöyle geçirir Asya: “Hala seviyorum, unutamamışım belli ki.”

Son sahne öldürür hepimizi..

_ Asya.. der İlyas
_ Durursam bir daha kurtulamam.. der Asya

İ._ Ziyanı yok gülüşü yeter bize..
A._ Yüreğim kaydıysa günah mı?
İ._ Çamura saplansam yardıma gelir misin?
A._ Elini tuttum sıcacıktı, yüreği elimdeymiş gibi..
İ._ Elinden tutuversem benimle gelir mi?
A._ Seninim işte alıp götürsene beni
İ._ Elveda Asyam, Elveda Selvi Boylum Al Yazmalım Elveda Bitmemiş Türküm Benim..

Filmi her izlediğimde İlyas’ı seçerdim.. Seçilmeyecek gibi de değildi hani bizim artist İstanbullu 😀 Bir de aşık ya Asya seslenesim gelirdi ekranın başından “İlyas’ı seç” diye 😛 Seçimimiz genelde aşktan yana olur filmlerde zaten.. Amma velakin akıllıca olanı yaptı Asya.. Belki çok sevdi İlyas tamam ama aldatmak çok ayrı be hocam.. Yakışmadı.. Başka her şey affedilirdi belki.. Şimdi sorsan belki ben de Cemşit’i seçerdim.. Seçermiydim? Ya da sorarlar mıydı? 😀
Neyse hocam hakları var: Sevgi emekti..

Bu arada Türkan Şoray, filmin sonunda Asya’nın Cemşit’i değil İlyas’ı seçmesi gerektiğini düşünüyormuş.. Hatta bu konu film çekilirken epey tartışılmış.. Sonunda senarist Ali Özgentürk, finalin kendi yazdığı şekliyle çekilmemesi durumunda bavulunu toplayıp gideceğini söylemiş.. Yıllar sonra Türkan Şoray, bir röportajında fikrinin sonradan değiştiğini, filmi iyi ki senaryonun yazıldığı gibi çektiklerini söylemiş..

Ne güzel filmdir… Ve şu ne güzel bi müziktir…

SEVEMEDİM KARAGÖZLÜM

Bu filmi daha önce blogta uzun uzun anlatmıştım.. Herkesin izlediği filmlerden olunca spoiler falan diye umursamayıp dökmüşüm ne varsa 😛 Hadi onu da ordan okuyun: Balıkçı Güzeli..

DEVLERİN AŞKI

Yine bir Kadir İnanır-Türkan Şoray filmi..
Kısaca filmin konusu: “Büyük işadamı Süreyya Bey’in rakipleri onu öldürmek isterler fakat Tarık adında bir genç Süreyya’nın hayatını kurtarır. Borcunu ödemek için Tarık’ı yanında çalışmaya ikna eden Süreyya Bey bir süre sonra onu sağ kolu yapar. Fakat aşık olduğu kadın Tarık’ın eski ve unutamadığı sevgilisi Türkan’dır ve bir kadın yüzünden iki dost birbirine düşer.”

Bu filmi izledikten sonra uzunca bir süre dilime takılır şu şarkı:

SEV KARDEŞİM

Ben bu filmi izlerken müthiş eğlenirim.. Aile üyeleri öyle komik ki; Hala sağır, Dayı kör-şaşı, Amca barut üretme derdinde, Baba deli, Kuzenin yaşı kemale ermiş ama sünnetsiz 😀
Böyle insanların bir evin içinde toplandığını düşünsenize.. Eğlencenin dibine vurulur bea

İşte tv.de bu filmi her gördüğümde “böyle bir ailem olsa” derim gülmekten kırıldığım noktalarda.. Geçenlerde yine karşılaştım tv.de.. O sırada bizim evde de bi hareketlilik var olaylar falan.. Dedim “yuha kızım manyak mısın şu ailene bi bak çok mu farkı var bu filmden” 😀
Öyle ama cidden.. Zaten ablamın arkadaşları bizi ilk tanıdıklarında, telefon konuşmalarına falan kulak misafiri olduklarında “sizin ev çok eğlencelidir” derlermiş.. Bir sürü deli toplanmışız aynı eve mübarek..

Babanemin olaylarını anlatsam gülmekten ölürsünüz kadın tam ‘süper babanne’ 😀
Dedemin eski aşk hikayeleri var bir de.. Azıcık bahseder konuyu açar sonra tüm hikayeyi dinleriz adamdan.. Eski yakışıklılardan o kara kaş kara göz 😀
İkisini atışırken görmelisiniz bir de..
Küçük kardeş o kadar ablası olduğu halde -belki de bu yüzden- kızlardan hiç hazetmez.. Erkeklerin üstün olduğunu düşünür hep ve bunları o kadar abartı şekillerde savunurki karşısında kızları savunmaya gerek duymaz ancak gülersiniz..
Bir de soğuk nevaledir velet.. Bu filmi izlerken de babam zorla kendini öptürüyordu ufaklığa.. Babanem sessizce diyor “söyle beni de öpsün” 😀

Yine dağıttım konuyu dostlar.. Velhasıl kelam bu film de Türk sinemasının harikalarından biridir..
Alev’in patronun oğlu Ferit’in dikkatini çekmek için yaptığı o numaralar hele 😀 Aşk Tesadüfleri Sever filmine bile konu olmuştur ya “film yapalım mı?” şeklinde 😀

Filmin şarkısını filmin görüntüleriyle bulamadım malesef.. O yüzden filmin ilk partını paylaşıyorum 😛 müziği dinleyip kapatın ya da devam edip tüm filmi izleyin gitsin amaan 😀 Laf aramızda ben öyle yaptım 🙂

YALANCI YARİM

Son film için baya düşündüm çünkü çok var 5.sıraya girmeye layık olan film.. Tatlı dillim var mesela.. Bizim aile var, Mavi Boncuk var, vs vs…

Bu filmin şarkısı da çok güzel tabiki.. Emel Sayın’ın sesinden:

Baya uzun bir post oldu bu.. Umarım okurken sıkıntıdan ölmezsiniz.. Mimi birine paslamak lazım şimdi ama hiç bilmiyorum kime?
Bir kaç kişiye paslayayım ben yine onlar vakitleri olunca yazsınlar 😉 Kaktüs çiçeği, bunu sevdim ve mim konusunda mahcup olduğum chibi mimlendiniz kuzular 😉

Reklamlar

Aşk Tesadüfleri Sever..


Yeni izledim.. Evet biliyorum onca sözü edildi, övüldü, bayıldı herkes.. Nasıl durdum şimdiye kadar değil mi? Ama beklemem gerekti işte.. Zamanı gelmemişti belli ki..
Filmi gösterime girdiği gün izlemeye gidiyorduk.. Ama beklenmedik bir kavga sonucu eve dönmüştüm.. Hayatımın ipini kaçırdığım noktaydı bu sanırım.. Sonrasında olanlar benim kontrolümde değildi.. Bir gün uyandığımda öncekinden tamamen farklı, yeni bir hayatım vardı..
Filmi sinemada izleme çabalarım bir şekilde sonuçsuz kaldı hep.. Sonra indireyim dedim bulamadım.. Online izleyeyim dedim onu da bulamadım.. Bir yerden sonra bıraktım peşini.. Şimdi çok hastayım.. Bir kaç gündür beter bir haldeyim özellikle.. Bugün nerdeyse hayatımda ilk kez kendime çok iyi baktım.. Boğazımı rahatlacak şeyler falan içtim kimse söylemeden.. Sonra yüzümün ne kadar solduğunu farkettim aynaya baktığımda.. Rahatsız oldum halimden ve oturdum makyaj falan yaptım renk gelsin yüzüme diye 🙂 O halsizlikle buna nasıl güç bulduğuma şaşırdım sonra.. Üstüne bir de bu yazıya giriştim yataktan kalkıp.. Bazen kendinizde ummadığınız bir güç buluyorsunuz öyle bir şey heralde bu da.. Neyse sonra aklıma geldi bir bakayım dedim ve başladım.. İyi ki izlemişim.. Çok güzeldi..

..ufaklığın fotoğrafı öyle hoş ki..

Filmi anlatmayacağım.. Çok yazıldı, çok bahsedildi eskidi diyebiliriz.. O yüzden eğer filmden bahseden bir yazı okumak istiyorsan seni şuraya alalım mavicik anlatmış ne güzel oku eğlen.. Zira ben bencilce kendimden bahsedeceğim bu yazıda..
Aşk.. Hiç anlamam esasında aşktan.. Ben, sevdiğinin söylediği her sözün yalan olduğunu bilip yine de o dudaklardan çıktı diye inanmayı seçmiş aptalın biriyim..
Birleştirmeyi seviyorum sahneleri.. Kastettiğim sadece filmlerdekiler değil.. Filmlerdeki sahnelerle gerçek hayattakileri karıştırmayı da, sebep-sonuç ilişkilerini, nedenleri tek tek irdelemeyi vs vs seviyorum işte..
Bu yüzden bir yerde filmleri kendi hayatıma bağlıyorum; bazılarından ders çıkıyorsam bundan, ağlıyorsam bundan, alıp saklıyorsam bundan..
Bu filmde de aldım tesadüfleri kendi hayatıma uyarladım diyeceğim değil mi? Aslında öyle değil.. Ben tesadüflerden değil mucizelerden bahsedeceğim biraz kendimce..
İlk aşktan falan da bahsetmeyeceğim.. Zaten ilk aşkım gelecek olsa “aman gelme git” derdim heralde.. Küçükken bir çocuğu severmişim hatırlamam da anlatırlardı büyüyünce utanayım diye.. Büyümüş halimizle karşılaştığımızda kavga etmiştik çocukla ne derdimiz varsa artık.. Sanırım beşinci kattan kafasına bişey atmıştım 🙂 Bunu niye yaptım bilmiyorum sorma sakın.. Hafızam öyle felaket bir durumdadır ki çocukluğumu falan böyle bir kaç film karesi şeklinde hatırlarım filmin/resmin tamamı yok yani.. Neden bilmem.. Bazı şeyleri de kendim silmişim.. Sonra sonra farkettim bu yeteneğimi.. Silebildiğimi, silinebildiğini.. Ama bir kaç aydan bahsetmiyorum yılları alır bu lakin sonuç mükemmeldir 😉 Gördüğümde tanımadığım, isimlerini hatırlayamadığım insanlar var ve aslında azbuz bir zaman da kalmamışlar hayatımda.. Neyse bu iyi bir şey olmalı değil mi?
Kin tutmuyorum insanlara, onları hafızamdan sildiğimde.. Unutmak affetmek oluyor yani aynı zamanda belki.. Ve bunu sadece kendim için yapıyorum, onların benim affıma ihtiyacı olduğundan değil..
Belki biraz da bu yüzden -beddua falan etmediğim için- yaptıklarının cezasını çekiyorlar.. Çünkü üzüldüğümde öyle derinden üzülüyorum ki.. Ağladığımda öyle içten geliyor ki yaşlar.. Ağzımdan dökülen “Rabbim nolur unuttur, affettir” sözleri öyle samimi oluyor ki.. Bir sonuca bağlanıyor eninde sonunda..
Her şeyi öyle ince ince, derin düşünüyorum ki acımın boyutu da ona göre oluyor.. Kendimi eziyorum, çiğniyorum biliyorum ama durduramıyorum.. Kalbimde durmaması gerekenleri ne kadar zor olsa da her ne kadar beni öldürse de sonunda içimden atıyorum.. Bu huyumu seviyorum.. “Haketmeyenleri sevmek”, benim için sonsuza kadar sürmüyor böylece..
Yine dağıttım.. Aslında ben size kaybettiğim doğru insandan bahsedecektim.. Ama önce filmden girelim olaya..

Deniz, ilişkisinin sarsıldığı bir dönemde kendi doğru insanıyla tanışıyor.. Onun doğru kişi olduğunu kanıtlayan öyle çok şey var ki.. Aynı günde doğmuş olmaları ve hatta birinin erken doğumuyla diğerinin hayatının kurtuluşu.. Küçük denizin “film çevirmek”ten anladıklarıyla kırmızı bisikletin önüne atlaması sonucunda Özgürün kalbindeki ritim bozukluğunun farkedilmesi.. O bitmez tükenmez tesadüflerin üzerine tanışmalarının bu kadar gecikmesi.. Birbirlerini bu kadar iyi anlamaları.. Yanlış insanlarda aradıkları mutluluklar.. Seçimleri, hayata bakışları,.. Hepsi, her anları birbirine o kadar yakın ki..
Benim olaya kendimi kattığım nokta bu: ilişkisinin sarsıldığı dönemde karşısına çıkan doğru adam.. Olaydan çıktığım nokta ise şu: Deniz’in seçimini bu adamdan yana kullanması buna karşılık benim yaptığım hatalı seçim..
Neyden korktum böyle? Niçin o mucizelere rağmen çözmedim ki kalbimin iplerini? Kafanız karıştı değil mi? Biraz daha ayrıntı vermeliydim..

“Beni mucizelere inandıran bir adam girmişti hayatıma bir zaman.. Ona hakettiği şansı vermemiş olmak en büyük aptallıklarımdan biriydi.. Lakin bunu anlamak için üzerinden senelerin geçmesi ve güvendiğim dağların karlanması gerekliymiş..
Belki onunla da her şey harika gitmeyecekti.. Belki çok çok kısa sürecekti.. Ama sorun bunu hiç bilemeyecek olmakta.. Sonuçta değmeyen kişilere verdiğim binlerce şans yerine o adama tek bir şans vermiş olsaydım şu an yüreğim bu kadar ezilmemiş olabilirdi..
O adam ki bana hayatımda uyumadan önce masal anlatan ilk kişi olmuştur.. ”

Liseye gittiğim dönemlerde ve sonrasında küçük kardeşime uyumadan önce kitap okurdum ben.. Bana daha önce kimse uyku öncesinde masal anlatmamış yahut kitap okumamıştı.. O böyle bir eksiklik yaşamasın istedim kendimce ve vaktim olduğu zamanlarda yapmaya devam ettim bunu.. Şimdi hiç dinlemez ama o zamanlar severdi.. Hatta ikide bir araya girip sorular sorardı.. Özellikle uykusunun olmadığı zamanlarda abartırdı bu soru faslını.. Doğal olarak bir türlü uyumazdı.. Sonraki yıllarda çocuğun karşı yataktan “bana anılarını anlat” şeklindeki piskopat hallerinin sorumlusu ben olabilirim..

“..gece konuşmalarımızdan birinde bana duyduğum en güzel masallardan birini anlatmıştı bu adam işte.. Beni o masalın prensesi yapmıştı.. Anlatıldığı zaman çok çocukça, aptalca duruyor ama o an en huzurlu hissettiğim anlardandı..
Üstelik en zor dönemlerimden birinde gökten düşer gibi gelmişti o.. Sanırım geldiği gibi bir rüzgarla da çıkmış bulundu hayatımdan..
Ben hiç aşık olmadım o adama.. Yani onun gibi olmadı duygularım.. Ama düşündüğümde “olamazdım” diyemem.. Çözseydim kalbimin iplerini, peşinden gitseydim, rüzgarına kapılsaydım olurdum sanırım.. Ama yapmadım.. Çünkü kalbimi tek bir kişiye bağlamaya kararlıydım.. Bu kişi mükemmel olduğundan değil.. Hatalarla, kusurlarla örülüydü.. Ama ilk karşıma çıkan oydu ve ben hayallerimi o bedene doldurmuştum bir kere.. Yani o adam yanlış zamanda gelmişti.. Belki doğru kişiydi ama zamanlama hatası vardı işte..”

“Mucizelere inandırmıştı o adam beni.. Hala düşündüğümde şaşırırım olanlara.. Hayalindeki kız için belirlediği üç ilginç şey vardı.. Öyle ilginçlerdi ki bunlar bazıları neyden bahsettiğini bile anlamazdı.. Sadece sözlerden ve davranışlardan ibaret üç istek.. O yaşına kadar -ki o zaman 23 yaşlarındaydı sanırım- bir tanesini görebilmiş.. Hiç plansız, hesapsız bir karşılaşmaydı bizimkisi.. Yani karşılaşmamız planlıydı tamam ama bu şekilde olması hiçbirimizin aklına gelmezdi..”
“Arkadaşça bir karşılaşma, konuşma sırasında bu üç şeyden bir tanesini habersizce yapmışım.. Tabiki önceleri bundan haberim yoktu.. Ne bu maddelerden, ne de bir tanesini yaptığımdan.. Bir süre sonra ikincisini yapmışım.. O zaman söylemişti bana bunları.. Üçüncüsünün ne olduğunu söylemedi tabiki ama ilk ikisini yaptığımı söyledi.. Sonra bir gün telefonla konuşurken bir şey söyledim.. Aslında o kadar basit, dikkat çekmeyen bir cümleydi ki kim bilebilirdi onun üçüncü mucize olduğunu.. Öyleymiş.. Ama yeterli değildi..”
Şu sözlerle açıklamıştı: “Birinci olduğunda tesadüftür dedim, ikinci olduğunda üçüncüyü de bul istedim, üçüncü de oldu şimdi hayalimi gerçekleştiren sana ne demeliyim?”
“Bir insanın bizim için doğru kişi olduğunu daha nasıl gösterebilir ki Rab? Gözümüze gözümüze soktuğu halde bir salak planın, bağlılığın ardında sürüklenip gidiyoruz..
Üstelik o adam bana bekleyeceğini söylediği halde beklememesini istemiştim.. Hayatımdaki kişi için “ya o ya hiç” demiştim.. Öyle aptalmışım ki.. Yirmi yaşlarında bir kızın bu kadar salakça davranması ve ona yalanlar söyleyen birine bunca bağlanması mümkün olabilir mi? Bundan büyük aptallık olabilir mi? (Sadakatime sıçayım)
Hayatımdaki kişi için o adamı hayatımdan çıkardım.. Bana bu kadar iyi gelen tek kişiyken “git” dedim ona.. Öyle güzel şiirler yazardı ki.. Vedasını da onlardan biriyle yapmıştı..
“Ben gidersem ay sendeler düşer gecenin yıldızları içini ürperten bir rüzgar eser..
Ben gidersem ay sendeler şiirleri yazan bütün kalemler kendine küser..
Ben gidersem ay sendeler dalgalar ağlatır çocukları yıkılır kumdan evler..
Ben gidersem ay sendeler kopar bütün kemanlar söylenmez aşkın şarkıları dağılır sazendeler..”

“O gitmişti evet ama mucizeler hala bitmemişti.. Onca şehir arasından, ben olmasam varolduğundan haberinin bile olmayacağı bir şehre, benim memleketime geldi askerliği..
Üstelik bizim eve geldiler ilk.. Çünkü kuzeni benim en yakın arkadaşımdı ailelerimiz tanışıyordu vs vs.. O an ne düşündüğünü öğrenmek isterdim.. Durumdan hoşnut değildi muhtemelen.. Yüzünden hiç bir şey okunmazdı herhalde.. Birbirimizin yüzüne bakamazdık da zaten.. Arkadaşım beni ve onu ziyarete geldiğinde bir yarım saat gördüm.. Hiç konuşmadık bir daha da görüşmedik..”

    Hayatımda olduğu zamanlarda bir kaç şiirini, sözünü yazmıştım bir deftere.. Şimdi onu okurken bile son sayfaya gelmekten korkuyorum..
    “Mutlu olmak için attığım her adım acı verdi bana, artık yürümek istemiyorum” demişim “Koşalım mı beraber” demiş ya ölürüm 😦

“iyiki ıslanır çocuklar sen dışarıyı seyrederken bi anda gözüne ilişmese nasıl kayıp düşerdim aklına ben.. Dedim ya iyi ki ıslanır çocuklar yoksa daha güzel nasıl anlatılır senin yağmur gibi üzerime sağnak sağnak yağman.. Öyle bir vakitte gel ki çat kapı içimdeki çocuğun ıslanan elbiseleri kurumadan..”

Sen giderken yağmur yağıyordu.. “Gidişine gökyüzü bile ağlıyor” demiştim..
Senin bana geldiğin yaştayım şimdi.. Ve ancak şimdi anlıyorum verdiğin savaşı, neden bu kadar çabaladığını.. Öyle hasretim ki sana.. Kapıları çalmadan gelsen girsen içeri.. Hem filmlerini unutmuştun bende gelmişken onları da alırsın.. Konuşmaktan üç saatte ancak bitiririz yemeğimizi belki yine.. Buz dondurma yiyip hastanmayayım diye anlaşma yapıp sigarayı bırakırsın belki yeniden.. Ama bırakmasan da severim seni.. Gelmesen de.. Sevmesen de.. Sevgiye değer bir sen kaldın hayatımda belki bu yüzden gelip kirletmemelisin anıları.. Hem sanırım yine hayalimle doldurdum bedenini gelişin beklediğim gibi görkemli olmaz bu yüzden belki.. Yıllar neyi değiştirdi, hala aynı insan mısın, aynı şeyleri seviyor aynı şeylere mi gülüyorsun bilmiyorum.. Fakat umrumda değil hiçbir şey.. Bir güzel anıya sarılmak ve ömür boyu onunla yaşamak da umrumda değil.. Sadece doğru insan olduğunu bilmek, yalansızlığını bilmek bana yeter.. Bununla yaşayabilir, bununla ölebilirim..
“Hani bir çocuk annesinin işaret parmağını tutar ya Dünyayı tutar gibi.. İşte öyle tut bırakma bizi..”

“Bazen ilk görüşte bilirsin, o insan senin kaderindir. Bazen bir ömür ararsın, BULUNMAZ.”

Filmde en çok beğendiğim sözlerden biri de şu: “İstanbul başkasının çocuğu gibidir; gülünce seversin, ağlayınca bırakıp kaçmak istersin…”

 

The Tourist..

İlk cümleden itibaren izlemenizi tavsiye edebileceğim kadar güzel bir film!
Konuyu nasıl anlatıyım, nerden başlayayım pek bilemiyorum.. Sevdiğim, beğendiğim tüm filmlerde bu sorunu yaşıyorum.. Alıntı yapacağım o yüzden konu için:
“Hikaye, kırık kalbinin acısından kurtulmak için İtalya’ya giden Amerikalı bir turist, Frank (Depp)’in etrafında şekilleniyor. Olağanüstü bir kadın olan Elise (Jolie)’nin yoluna çıkmasıyla işler değişir. Ancak Elise’nin onunla karşılaşması aslında tesadüf değildir. Arka planda Venedik’in nefes kesen manzaraları eşliğinde Frank, bir ilişkinin ardından koşarken aslında etrafında tehlikeli entrikaların döndüğünü fark eder.” (sinemalar.com)

Her filme bir sebep için gidiyorum.. Konusu ilgimi çektiği için bazen.. Oyuncu kadrosunu beğenerek belki.. Çok gündeme geldiği için dikkatimi çekiyor ya da.. Bu filme gitme sebebim işte bu:

yerim^^

Filmin içeriğinden çok bahsetmek istemiyorum çünkü her cümlem spoiler yüklü olacak biliyorum.. Direkt sonunu söleyip kurtulacağım o olacak 😀
Bir giriş yapmak gerekirse konuya; Elise uzun zamandır aranan bir adamın sevgilisidir ve eninde sonunda onunla iletişim kuracağını tahmin ettiklerinden takip edilmektedir.. Her gün aynı restoranta gider aynı şeyi içer.. Bir gün diğer günlerden farklı olacaktır.. Kurye gelip Elise’e bir mektup bırakır.. Mektup O’ndan gelmiştir.. Kalkıp tren istasyonuna gitmesini, trene binmesini ve peşindeki polisleri atlatmak için de yüz yapısı ona en çok benzeyen kişinin yanına oturmasını ister Elise’den mektupta.. Elise söylenenleri aynen uygular ve trende Frank’ın yanına oturur.. Frank, sıradan bir matematik öğretmenidir.. Ama sonrasında başına gelenler pek sıradan olmayacaktır..

Kısaca böyle özetleyebilirim heralde filmi.. Jonnhy Depp yine yeteneğini konuşturmuş sakin, abartısız bir öğretmen havası canlandırmış.. Onu diğer adam zannedip peşine düşen adamlardan pijamalarıyla kaçarkenki halleri görmeye değerdi doğrusu..

Angelina Jolie’den hiç bahsetmedik değil mi? Neden acaba? 😛
Ajan rolü Jolie’nin üzerine yapışıp kaldı bıktık artık en azından ben bıktım o kesin.. Zaten Salt’ı izledikten sonra bitmiştir benim için Ajan Jolie.. Bariz kötüydü..
Kadın olarak da çok beğendiğimi söyleyemem.. Bu konuda çok fazla beni destekleyen kişi olmayacağının farkındayım tabi.. Yüz hatları nasıl desem böyle erkek gibi sert.. Dudaklarıyla meşhur zaten ama ben kalın dudakları beğenmem pek o konuda da geçemiyor sınıfı yani.. Filmde koyu göz makyajıyla gözleri ön plana çıkarılmış öyleyken gözleri güzeldi gerçekten.. Ama bi sahnede dudaklarına kırmızı ruj sürmüştü felaketti resmen ya başka hangi kelime ifade eder bilemiyorum.. Kırmızı ruj dudakları ortaya çıkarır ee hatun senin dudaklar zaten almış başını gitmiş daha nesini ortaya çıkarma derdindesin cıık olmamış beğenmedim hiç.. (ben böle dedim ya bunalıma girer şimdi angelina aman :P)

Şu üstteki resimde hoş mesela onu kabul ederim.. Zaten yandan daha güzel görünüyor (ne demekse o :P)

Biraz da oyunculuğunu eleştirelim değil mi?
Yürüyüşü, duruşu, bakışı, gülümsemesi her şey tamam da film boyunca genel olarak çok soğuk durdu bea.. Sebebini anlayamadık bir türlü ama hep bi ifadesizdi yüzü..
Ondan bahsederken aklıma geldi; filmin başında gelen mektubu okuduktan sonra yakmıştı hatta garson da gelip üzerine su dökmüştü.. Fakat sonra artık FBI’mıdır CIA’ymidir nedir onun adamları hemen bu yanmış parçaları aldılar ve birleştirdiler.. Gerçekten etkileyici olurdu böyle bişey yapılabiliyorsa..

Senaryo mükemmeldi diyebilirim.. Eksikleri yoktur demiyorum ama öyle boşluk hissi yaratmadı bende hiç hatırladığım kadarıyla.. Özellikle finali müthiş yapmışlar..
Sadece senaryosu için bile izlenebilecek bir filmken içinde bir de Jonnhy Depp’i düşünün ve hala izlemediyseniz kalkıp hemen izleyin bence..

    Farkettim de tüm parantez içlerinde kendimle dalga geçip eleştirmişim.. Kendime garezim var bu ara ondan heralde

Av Mevsimi..

    “Cinayet yerin bütün toprağıyla örtülse yine kendini belli eder!”.. William Shakespeare

Beklediğim filmlerden biriydi yine.. Ki ben Türk filmlerini beklemem öyle merakla falan söylemiştim daha önce.. Ama tanıtımı iyi yapılmış olmalı ki oyuncu kadrosu da sağlamdı hepimizin ilgisini çekmişti baya..
Neyse gittik izledik sinemada.. Orta dereceli bir filmdi bence..
Ama ben fragmanlardan dolayı seri katil olayı gibi bişeyler bekliyordum açıkcası.. Hatta nerden uyandıysa bu fikir kafamda Cem Yılmaz’ın katil olduğunu sanıyordum..
Daha güzel olurdu hea öyle olsa aslında.. Çünkü filmde de tartışıldığı üzre Türkiye’de seri katil olmadığı gibi seri katil filmi de yok.. Değişik olurdu en azından hem de bi polisin bunları yapıyor olması.. Neyse değildi işte ne diye uzatırsam pehh

Şener Şen avcı rolünü üstlenmiş filmde.. Elinden kurtulan dava yok ondan.. Bir de acemilere ders veriyor filmin başında bakış açınızı değiştireceksiniz çözemiyorsanız diye.. Ama asıl gıcık olan sürekli bahsettiği bu bakış açısını değiştirme işini yapmak için birinin ölmesini beklemiş olması..

Cem Yılmaz filmin delisiydi.. Ee deli deyince aklıma daha iyisi de gelmezdi zaten Karadenizli bir polis.. Kıskançlık diz boyu.. Severek, kaçarak evlendiği ve sonradan bu kıskançlıkları yüzünden ondan boşanan ama hala sevdiği eşinin peşini hala bırakmış değil, onunla konuşan bir adamı geceyarısı kıstırıp dövecek ardından da polis kimliğini gösterip “sıkıyosa şikayet et” diyecek kadar deli..

Okan Yalabık çömez.. Antropoloji mezunu ve seri cinayetler hakkında bir ödev hazırlıyor.. Aslında bu tarz şeylere tamamen yabancı, uzak bi tip.. Daha ilk günden eline kan bulaştı ve kokuyor diye sürekli elini yıkıyor.. Zaten filmin sonuna kadar da o kan kokusuna alışamadı.. Son sahnelerde bile küvette ellerini deli gibi temizleme çabaları gösteriliyordu..

Melisa Sözen, Karadenizli bir kız.. Bizim delinin ilk ve son aşkı.. Bıkmış kıskançlıklarından ayrılmışlar.. Yine de bir geceyi çok görmediler birbirlerine.. İdris o geceden ümitlenip barışacaklarını sandı ama kızdan bunun bir anlık bişey olduğuna dair duydukları memnun etmedi onu.. Delidir, eli maşalıdır ama karanlıktan korkar bu kız.. Hareket edemezmiş donup kalırmış..

Çetin Tekindor; önemli, zengin bir iş adamı.. Aynı zamanda avcılık hobisi.. Bizim Avcıyla aralarında buna dair muhabbetler geçtiğini görüyoruz bir kaç sahnede..
Olayların başlangıcı, 15-16 yaşlarında bir kızcağızın ölümü ve kanıt olarak da sadece vücudundan bir parçasının bulunması (elinin).. Olayın Battal Çolakzade’yle (Çetin Tekindor) bağlandığı nokta da bu kızın (Pamuk) onun eşi olması.. Evlenebilmek için yaşını büyütmüş kızın, aşık olmuş güya.. Ama kız başka birine aşıkmış: Asit isimli bir uyuşturucu bağımlısı.. Ona kaçmış bu yüzden ailesi de kıza sırt çevirmiş zaten.. Çünkü kızın babası da abileri de Battal’ın çiftliğinde çalışıyor, ekmek kapıları yani.. Öve öve bitiremiyorlar, o istese canlarını verirler öyle.. Eski eşi hala evinde kalıyor Battal’ın.. Pamuk’a bir anne de o olmuş kıskanmamış hiç.. Hasta bir kızı var bir de..

Film beni tam olarak doyurdu falan diyemem.. Mesela alışkanlıktan olsa gerek sürekli Cem Yılmaz’dan bomba bir espri bekledim ama olmadı.. Şener Şen’den “avcı” adına yakışır bir hareket bişey bekledim o da tam olarak olmadı.. Ya da birinin hayatına maloldu..

Dediğim gibi oyuncu kadrosu sağlam, hikaye ve işleniş fena değil.. Gidin izleyin gelin yorum yapın siz bilirsiniz.. Ama benden size uyarı; beklentilerinizi yüksek tutmayın!

Sizi Cem Yılmaz’ın sesinden bir Karadeniz şarkısıyla başbaşa bırakıyorum.. Hayde..

Not: Resimlerin çoğunu filmin facebook hesabından aldım..

    İyi Seyirler…

Harry Potter ve Ölüm Yadigarları Part_1 İzlenimleri..


Harry Potter’ın yeni filmi için tetikte beklediğimi söylemiştim.. Tabi ki ilk günden yani 17 Kasım’da gidip izledim..
Baştan söyliyeyim acayip beğendim.. Kötü yorumlar gelse bile umrumda olmayacak benden tam not aldı diyebilirim..
Filmin artılarını, eksilerini sayacak ve bitireceğim.. Evet kısa bir yazı olacak.. Zaten daha önce Harry’e iki başlık ayırmıştım…
Bir kere son kitap iki part halinde yapıldığı için rahat rahat yayılmışlar.. Kitaptaki olayları fazla atlamadan yansıtmışlar perdeye..
Serinin bir filmi çok karanlıktı.. Sanırım Zümrüdüanka Yoldaşlığı’ydı.. Bu film karanlık olmamış herşey gayet net, güzeldi..
Çocukların büyümesini fırsat bilip bir kaç açık sahne eklemişler.. Bu iyi bişey mi bilemedim.. Çok açık olmasa da küçücük veledlerin de filme gittiği düşünüldüğünde pek iyi bişey gibi görünmüyor..
Film 3d’li olarak çekildiğinden görüntüler de ona göreydi.. Bulunduğum şehirde 3 boyutlu gösterilmediğinden o şekilde izleyemedim ama böyle bir imkanı olanlar izlesin derim.. Güzel olacakmış gibi göründü bana.. Korku efekti falan kullanmışlar bolca..
Dobby öldü.. Kitaptan biliyordum tabi ki ama yine de çok üzüldüm.. Hatta benim Dobby’i ne kadar çok sevdiğimi bilen uyuz kardeşim benimle dalga geçmeye kalktı “ağladın mı Dobby’n ölünce” diye.. Ayıpsın yanında gitmek istedim ölüme bile 😀
Voldemort’un çirkinliğine bir kez daha şahit olduk.. Allahım çok çirkin hakkaten bea! Ve şükürler olsun sana tabi.. Burun deliklerimiz ne mucizevi şeyler farkında mısınız? Olmasaydı onlar ya da çok küçük olsalardı kim olduğunu bilirsin sen‘e benzeyebilirdik (Allah korusun)
Son olarak çok uygun bir yerde bitirdiler birinci partı.. Voldemort’un Dumbledore’un mezarına gidip ölüm yadigarlarından biri olan mürver asayı aldığı yerde…

Yazımı Dobby’ciğimin son sözleriyle bitirmek istiyorum..

    Luna : Ne zaman hazır olursanız efendim.
    Dobby : Efendim mi? Bu kızı sevdim.
    ≈ ≈ ≈
    ” Dobby’nin efendisi yok. Dobby özgür bir cin. ”
    ≈ ≈ ≈
    “Burası ne güzel bir yer. Dostlarımla birlikteyim. Harry Potter’la..”

Romantic Island – Aşk Adası


Bugün kendime verdiğim bir cezaydı bu film.. Ceza deyince kötü olduğunu zannetmeyin sakın.. Dün gece film izleyeyim diye düşündüm konserve mısır ısıttım (bildiğiniz bardak mısır işte) film seçmeye koyuldum sonra ne mi oldu? uyuyakaldım! Biliyorum şaka gibi ama zaten az olan uyku saatimi iyice azalttığım bugünlerde böyle bir son kaçınılmazdı..
Sabah bi uyandım benim mısır buz gibi olmuş duruyor masada laftop da kucağımda hea kımıldamamışım hiç resmen nasıl olduğunu ben de anlamadım normalde hareketsiz yatmak huyum değildir dört dönerim ama heralde laptopun şansıydı o da.. neyse iyi olmuş 😀
Sonra dedim arwen sana ceza: Kahvaltı dahi yapmadan bir film izleyeceksin.. Nasıl ceza bu demeden önce film boyunca sizi rahatsız eden annenize bu durumu izah etmeye çalıştığınızı hayal edin görürsünüz
Tamam tamam filme geçiyorum…

Gündelik hayatlarının tekdüzeliğinden sıkılmış ve başka bir kaç sebeple daha Filipinler’e giden 6 kişinin hikayesidir bu film.. 3 çift demek daha doğru olur aslında ama bu tatilden önce sadece biri çift olduğu için böyle demeyi uygun bulmadım, diğerleri Aşk Adasının marifetiyle çift olma yolunda ilerledi..
Soo-Jin, sevmediği bir işte çalışan ailesine bakmakla yükümlü ama çok sıkılmış bir kız.. Bu tatil olayıyla beraber planı ailesinin yanına tekrar dönmemek ve dünyayı gezmek..
Jae-Hyuk, zengin asabi soğuk bir iş adamı.. Babasının ölümü sebebiyle Filipinlere gelmiştir..
Soo jin ve Jae hyuk bir otelin lobisinde tanışıyorlar.. Kız adamdan fotoğraflarını çekmesini istiyor.. Daha sonra Soo jin kendi başına dolaşırken yeniden Jae hyukla karşılaşıyor bu defa adam ondan bişey istiyor.. Yanında çalışan biri davranıp birini aramasını istiyor.. İş bittikten sonra kıza bu yardımı için para veriyor kız kabul etmiyor ama adam parayı almayınca “ben de seni işe alıyorum bu parayla gezerken bana eşlik edeceksin” diyor.. Ertesi gün bir adaya gidecekler ve bu defa da adam kıza “benim rehberim olur musun” diyor.. Bunların ilişkisi iş ilişkisi gibi başlayıp ateşle barutun biraya gelmesinden çıkan doğal bir sonuç.. (vay bea tanıma bak)

Ga-Young, ünlü bir şarkıcı.. Ağır çalışma şartları yüzünden bunalıma girerek kimseye haber vermeden bir tatil kaçamağı yapmıştır..
Jung-Hwan, kendi halinde sessiz arasına rağmen iş bulamamış ve sevgilisi tarafından terkedilip onu hala unutamamış olan bir genç..
Ga young ilk defa yalnız bir tatile çıkıyor ve dil bilmiyor bu yüzden havaalanında karşılaştığı Jung hwandan yardım istiyor.. Bir taksi tutup otele gitmeye çalışıyorlar ama Jung’un “big otel” tanımını yanlış anlayan taksici onları “Big Otel” adında bir harabeye götürüyor.. Yürüyerek bir otel bulmaya çalışıyorlar, paralarını dolara çevirmeye çalışırken kazıklanıyorlar, daha onu kaldıramamışken kapkaça uğruyorlar.. Anlayacağınız başlarına gelmeyen kalmıyor.. Neyse ki sonunda Jung’un arkadaşı gelip onları alıyor da sorun çözülüyor..
Sonraki gün gidecekleri adada ona yine eşlik etmesini istiyor Ga young böylece beraberlikleri devam ediyor.. Adada neler olacağını tahmin etmek çok zor olmasa gerek değil mi? Edemiyorsanız bile hayatta söylemem o zaman izlemenin anlamı kalmaz çünkü

Joong-Silk ve eşi, sürekli çalışmaktan tatile gitmeye fırsat bulamayan bir kız çocukları olan çift..
Bu tatile çıkmalarının sebebi adamın beyninde tümör olması.. Eşinin haberi yok ama adam ameliyattan kurtulamayacağını düşündüğü için kendini sigortalatıyor ve bir kazaya kurban gitmiş gibi ölüp ardından sigortadan gelen parayla karısının ve kızının rahat etmesini planlıyor..
Adam tatil boyunca çeşitli şekillerde ölmeyi deniyor ama istediğin zamanda olmazsa hiç bişey olmuyor valla.. Hallerini bir görseniz; önce suya atlıyor boğulmayı umarak su sığ, küvete girip saç kurutma makinesini içine atmak istiyor kablo yetişmiyor vs vs.. En sonunda bir kiralık katil tutmaya karar veriyor bizim Şaban’ın yolundan giderek 😛
Adaya gittiklerinde bir adama pasaportunun bir örneğini verecek ve ardından iş sadece 31 Aralık akşamı öldürülmeyi beklemesine kalacak..
Fakat şansa bakın ki pasaportun fotokopisini veren görevli aynı turla gelen diğer iki adamın da pasaport örneğini sayfanın arkasında bırakıyor.. O iki adam kim?
Kiralık katil küçük kardeşine bu pasaport örneklerini bırakıp yılbaşı gecesi bu adamı öldür deyip gidiyor.. “Büyükbabamın sana ateş etmeyi öğrettiği şekilde vur sadece”.. Çocuk üç adamı da izliyor film boyunca hangisini öldürecek diye merak edip duruyorsunuz..
Filmi farklı kılan nokta da buydu zaten.. Yoksa klasik bir tatil hikayesinden öteye geçemezdi sanırım..
Ben beğendim filmi.. Gerçekten merakla izledim hiç birinden vazgeçemedim.. Önce daha kolaydı bu seçim.. Ama daha sonra Joong’un kararı değişti ve anlaşmayı iptal etmek için aradı adamı.. Kiralık katile ulaşmak imkansızdı ama çünkü kimse bilmiyordu abisinin bu küçük çocuğa böyle bir görev verdiğini..

Kısaca benden size tavsiyedir dostlar.. Önce çok klasik bir şekilde başlayıp sonradan heyecanla sona sürükleyen bir filmdi.. İlk yarısında sıkılıp bırakanlar için bişey diyemem ama sonuna kadar izlerseniz eminim beğeneceğinize Üstelik manzaralar, görsellik çok güzeldi sadece onlar için bile izlenir…

Bu resimde gördüğünüz sahnedeki muhabbete dikkat edin 😀
Bu resimde de Soo jinin adada yaptırdığı dövmeyi görüyorsunuz.. Benim hoşuma gitti.. Omzuna yaptırmış olması da, dövmenin deseni de…

    Filmin fragmanına bakmak isterseniz buyrun:
    Filmden bir şarkı bu da ama filmi izlemeden izlememenizi tavsiye ederim yoksa sonunu öğrenirsiniz hiç hoş olmaz.. Uyarmadın demeyin hea

İyi seyirler

New York’ta Beş Minare..

Geçen cuma kuzenimle beraber sinemaya gidelim hadi dedik.. Mahsun Kırmızıgül’ün yazıp yönettiği New York’ta Beş Minare filmi varmış sinemada.. Hakkında hiç bişey okumadan önyargısız bir şekilde izledim filmi..
Bayıldım harika falan diyemesem de kötü olmuş demek de haksızlık olur..

Konusunu anlatarak bir giriş yapalım değil mi?
“Kırmızı bültenle aranan ve ismi fenomene dönüşen radikal dinci bir örgütün lideri Deccal kod adlı suçlunun Amerika’da yakalandığı bilgisi gelir. Teşkilatın en başarılı iki polisi Amerika’ya suçluyu teslim almaya giderler. Bundan sonrası kolay gibi görünür ama hiçbir şey göründüğü gibi değildir. İstanbul, New York, Bitlis üçgeninde geçen hikaye, yakın dönemin Türkiye’sini sorgularken, 11 Eylül sonrası Amerika ve dünyanın İslam ile olan paranoyasının altını çizecektir.” demiş sinemalar.com…

Doğruyu söylemek gerekirse filmin konusunu dahi bilmiyordum ben gittiğimde.. Böyle olması iyi oluyor ama, bakıyorsun ekrana pür dikkat 😛
Başlarda bir baktım Mahsun siyahlara bürünmüş saç sakal karışmış hacı hoca tipinde bişey olmuş zikir falan çekiyorlar (böle deniliyordu sanırım)
Noluyo dedim nereye geldik.. Sonra sonra anladık ki Mahsun gizli görevdeki bir polismiş.. Deccal denen bir adamı arıyorlarmış.. Amerika’da olduğunu öğreniyorlar en iyi iki polislerini oraya gönderiyorlar.. Bu Deccal diye aradıkları adam bir hoca.. Etrafındaki insanlar tarafından çok sevilen bir hoca.. Zaten bu yüzden kimse inanamıyor böyle iyi bir adamın suçlu olmasına, imkansız diyorlar ve kaçırıyolar onu Türkiye’ye götürülecekken.. Saklanıyor bir süre Türk polisler yerini öğrenmek isterken onları yakalayıp misafir ediyorlar.. Daha sonra yakalanıp götürülüyor yine de Türkiye’ye..
Film ilerledikçe görüyoruz ki işin aslı bu şekilde değil.. Türkiye’ye gelince de baya baya belli oluyor olayın rengi zaten..
Klasik bir Mahsun Kırmızıgül filmiydi aslında.. Onca gürültü patırtı patlama kaçırma Amerika yabancı oyuncular falan ardından Bitlis’e gelip töreyle, doğu hikayesiyle bitir olayı.. Gözümüze sokulan sosyal mesajlar da olmazsa olmazı..
Filmin başlarında pek hoşuma gittiğini söyleyemicem.. Ama itiraf etmeliyim ki sonundan acayip etkilendim baya hüzünlendim.. (ağladım demeye utanırım len dürtmeyin boşa)
Ve en önemlisi filmde Haluk Bilginer’in oynuyor olmasıydı.. Haluk Bilginer’in bulunduğu her yapım izlemeye değerdir benim için.. Öyle büyük bir ustadır ki o en kötü filmi bile castta o varsa gözümde yıldızlar parlarken izlerim ben 😛
Mustafa Sandal da oyunculuğu baya kıvırmış bence tebrik ettim yakıştırmış rolünü eğreti durmamış
Çok uzun bahsetmeye gerek duymuyorum izleyin bişey kaybetmezsiniz..
İlla sinemada izleyin demiyorum ama izlenmeli sanırım.. Hem gündemde baya kalacak, üzerine çokca konuşulacak gibi görünüyor.. İzleyin ki geri kalmayın tartışmalardan