Yüzleşme – Juliette Fay

Yoğun zorlu günler geçiriyorum ve huzur bulduğum çok az şeyden biri kitap okumak.. Bazen işten eve gelir gelmez üzerimi bile değiştirmeden kitabıma uzanıp bir kaç sayfa okuyorum.. 

Bir kaç haftadır işlerin yoğunluğu yüzünden bolca mesaiye kaldığımdan eve geç bir saatte ve tükenmiş olarak geliyorum.. Ve omuz ağrılarım bazen beni uykumdan edecek kadar şiddetli hale geliyorlar..

Neyse şu sıra okuduğum kitaptan bahsedeyim biraz.. 

Yüzleşme – Juliette Fay

Görsel


Bir kadının kendini bulma yolundaki zorlu
öğrenme süreci

Dana Stellgarten’ın boşanmasının üzerinden bir yıl geçmiş ve işler
gittikçe zorlaşmıştır. Yedi yaşındaki oğlu, babasının yokluğuyla öfkeli ve
huysuz bir çocuğa dönüşmüştür. Kızı Morgan’ın daha on iki yaşında
olmasına rağmen bulimik olduğunu öğrenmiş ve popüler kızlarla
arkadaşlık kurmaya çabalarken çok baskı altına girdiğini fark etmiştir. 
Yeğeni Alder; on altı yaş sorunlarıyla hayatlarının ortasına tam
manasıyla dalmıştır ve onlarla kalmak istemektedir. Genç kızlığa yeni
adım atan Alder, eskiden olduğu gibi mutlu ve neşeli değildir. 
Diş doktorunun ofisinde beklenmedik arkadaşlıklar kuran Dana, 
kadim dostunu kaybeder; hatta ilginç ve farklı olduğunu
düşündüğü bir adamla çıkmaya başlar.

Bütün bu inişli çıkışlı sürecin yanı sıra, eski kocası iş yerinde yaşadığı 
sıkıntılar yüzünden, ödediği çocuk nafakasını azaltmak durumunda 
kalır. Yaşamının büyük bir kısmında çoğu kabahati hoşgörüyle 
görmezden gelen Dana, bekar bir annenin anlayışla birlikte keskin bir 
sorumluluk duygusuna sahip olması gerektiğini de öğrenmiştir artık. 
Ailenin anlamına, büyüyüp olgunlaşmada çocuk, genç ya da orta yaşlı 
bir anne olmanın ne kadar önemsiz olduğuna dair 
enfes ve düşündürücü bir hikaye…

≈≈

“Kesinlikle okunmaya değer bir kitap. İnsan, yaşananları çok kolay 
bir şekilde kendisiyle ilişkilendirebiliyor.”

Kelly Corrigan

“Sürükleyici, dokunaklı ve son derece tatmin edici. Hayatın gerçekleri
her sayfada parıldıyor. Öğle yemeğinde Juliette Fay’in masasında 
oturabilmek için ortaokula geri dönmek istedim neredeyse!” 

Beth Harbison

 

Kitabın arkasında yazanlar böyle..  

Bu kitabı alma hikayem ise şöyle: Kadıköy’de “Kitap Fuarı” adında bir kitapçı var.. Bir akşam üniversiteden bir arkadaşımla buluşmak üzere sözleşmiştik.. Karşıdan geldiği için biraz gecikeceğini haber verdi.. Ben de fırsattan istifade kardeşimin istediği kitabı almak için o kitapçıya gideyim diye düşündüm.. Sonra uzun zamandır kendime yeni bir kitap alamadığımdan kitapları incelemeye başladım.. Aslında almayı düşündüğüm kitaplar olurdu aklımda fakat fazlaca unutkan olduğumdan o an aklıma hiç biri gelmedi ben de sadece arkalarını falan okuyarak bir kitap seçmeye çalıştım kendime.. Ve yukarıda yazanlarla birlikte kitabın sıradanlığı ilgimi çektiğinden bunu seçtim.. 

Kitap seçerken dikkat ettiğim çok saçma bir şey daha var: Sayfa sayısı.. Bir kitap inceyse dönüp bakmam bile genelde.. Kalın kitaplara da ilgimi çekmeyecek bir konuya sahip olsalar bile özel bir alaka gösterir incelerim falan.. Vallahi şaka yapmıyorum ve mantıksız olduğunun da farkındayım :)

Bunun bir sebebi, kendimce bir açıklaması var elbette.. Okuduğum her kitaba okuduğum süre içerisinde o kadar bağlanıyorum ki bitmesinden korkup duruyorum.. Çünkü biliyorum ki bittiğinde yakın bir dostumu kaybetmiş gibi hissedeceğim.. Hani bir süredir her şeyini paylaştığın, tüm hayatını bildiğin bir insanın hayatından öylece çıkıp gidermiş gibi.. 

Neyse kitaba dönelim ve içinden seçtiğim bir kaç yeri paylaşayım..

“Dana rimelini kontrol etti ve ergenliğinden bu yana belki milyonuncu kez yaptığı gibi eğer gözlerinin belli belirsiz bir 
ela değil de daha gerçek bir rengi olsaydı – şöyle kusursuz bir kahverengi, yeşil veya mavi – belki o zaman onda yanlış olan 
şeyleri başka bir tarafa yönlendirebileceğini düşündü yine.. Burnu düzgün, cildi parlaktı. Yine de gözlerinin bu renksizliğini, 
saçlarının cansızlığını ve artık hiç de genç olmayan bu görünümünü bir türlü bağışlayamıyordu.”

 

Kızının huzursuzluğunun ardından gece yatmadan önce ona küçükken yanından ayırmadığı bir kitabından bahsederek onu huzurlu bir uykuya bıraktığında şöyle düşünmüştü:

“Bir kitabın hatırası.. Avunmak için sadece böyle bir şeye gerek duysaydık, hayat çok daha kolay olmaz mıydı?”

 

Kimseyle derdini paylaşmayan ama açıkça içinde fırtınalar koptuğu belli olan Alder’ın kimseye bundan söz etmek istememesinin sebebi:

“Çünkü kelimeler aptalcadır. Küçük çocukların buzdolabının üstüne yapıştırdıkları plastik magnetlere benzerler. 
Eğer bunu hecelere dökersem, plastiklerle heceleyemediğim bir şey söylemeye çalışıyormuşum gibi olur.” ardından ekliyor “Fakat 
sanırım bir şey söylememek de pek işe yaramıyordu.”

 

En çok eğlendiğim hatta sesli güldüğüm kısımlardan biri de Dana’nın kardeşi Connie’ye oğlunun basketbol idmanında tanıştığı adamın onun telefonuna bıraktığı mesajı dinlemesinin ardından sorduğu, “Ne yapmalıyım?” sorusuna karşılık Connie’nin verdiği cevaptı: “Kimin umrunda? Ara ya da arama. Ne fark eder?” :)

Dana: “Hiç yardımcı olmuyorsun, biliyorsun değil mi?” demişti. 

Ve bunu takip eden diyalogları..

Bunları okuyunca “Ne salak kız bunda gülünecek ne var!” diyebilirsiniz.. Sanırım bu kitabın içinde kaybolmakla ilgili bir şey.. Connie’nin karakterini bilmek ve ilişkilerinin nasıl olduğu hakkında bilgi sahibi olmak gerekiyor.. Ve tabi kendinizle özdeşleştirebilmeniz için kardeşleriniz, benzer ilişkileriniz… 

Kitapların sığınaklığı çok güzel bir şey.. Gerçek hayattan kaçırabiliyorlar sizi çoğu zaman.. Bir yolculuk için vaktiniz veya paranız olmayabilir.. Her şeyi bırakıp gidemeyebilirsiniz.. Ama elinize sizi sarıp sarmalayacak bir kitap aldığınızda kendi hayatınızdaki olaylardan, insanlardan kaçıp saklanabiliyorsunuz.. Bu biraz sayfalara can vermek, onları gerçeğe dönüştürmek gibi.. 

Ve ben yine bir kitabın sonuna gelerek bir dost kaybetmiş hissettim.. Ama hala hafızamda taze olan diyaloglarıyla beni zaman zaman gülümsetebiliyor ve sanırım bir kitaptan daha fazlasını beklemek haksızlık olurdu.. 

Huzurlu Günler Dilerim.. 

Reklamlar

“Aşk”

Elif Şafak’ın Aşk isimli kitabını okurken beğendiğim yerlerden bazılarının altını çizmiştim.. Paylaşmakta geciktim ama aklıma geldi şimdi yapmalıyım dedim..

“Bir müddet sonra başımı kaldırıp dervişe baktım. Okuduğum sayfada bir tamlamaya takılmıştım: Hazine-i Gayb. Tam bu kelime hakkında bir yorumda bulunacaktım ki, hayret ve dehşet içinde bir şeyi fark ettim: Benim şamdan sandığım şey meğer dervişin sağ eliymiş. Beş mum yerine, beş parmağını uzatırmış. Alev alev yanmaktaymış parmakları. Meğer derviş kendini yaka yaka bana ışık tutarmış..” (Mevlana)

“Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. ‘Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir’ diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?” (On Dördüncü Kural)

“Dervişe doğru bir adım attım. Kara gözlerindeki delişmen ışıkları seçecek kadar yakınlaşmıştım. Birden tuhaf bir hisse kapıldım. Sanki bu anı daha evvel yaşamıştım. Hem öyle bir kere değil; belki on, belki kırk kere. Bölük pörçük görüntüler üşüştü zihnime. Uzun, ince bir adam, yüzünde bir peçe, parmakları alev alev yanmakta… İşte o an anladım. Karşımda duran derviş, rüyalarımdaki adamdan başkası değildi.
Canımı, cananımı bulduğumu biliyordum. Sevinçten dizlerim titredi. Ama hayatta hiçbir mutluluğu bu kadar yarım ve yaralı yaşamamıştım.
Sevinirken dahi soğuk bir dehşet sardı içimi…”
(Mevlana)

“Halife Harun Reşid’in hikayesi düştü aklıma. Mecnun’un Leyla’yı delidivane sevdiğini duyan Halife Leyla’yı pek merak edermiş.
‘Mecnun’u bu kadar mest ettiğine göre bu Leyla çok özel bir kadın olmalı’ dermiş kendi kendine. ‘Öyle bir kadın ki hemcinslerinden katbekat güzel ve alımlı’. Giderek merakı katlanmış, bildiği ne kadar Ali Cengiz oyunu varsa oynamış ki, Leyla’yı dünya gözüyle bir kerecik görsün.
En nihayetinde Leyla’yı bulup, Halife’nin sarayına getirmişler. Süsleyip püsleyip karşısına çıkarmışlar. Ne var ki Leyla peçesini çekince, Halife Harun Reşit hüsrana uğramış. Sanılmasın ki Leyla çirkinmiş ya da kötürüm veya yaşlı. Ama öyle sıra dışı bir cazibesi yokmuş açıkçası. Sayısız diğer kadın gibi o da noksanları kusurları olan bir faniymiş işte.
Halife hayal kırıklığını saklamamış. ‘Leyla Leyla dedikleri bu mu Allah aşkına? Mecnun bunun neyine vurulmuş ki? Alelade bir kadın. Ne farkı var ötekilerden?’
Bunu duyan Leyla gülmüş. ‘Evet, ben Leyla’yım ama sen Mecnun değilsin ki’ diye cevap vermiş. ‘Sen beni bir de Mecnun’un gözlerinden görebilsen. Sanma ki başka türlü aşk denen sırra erebilirsin.’
Peki Halife Harun Reşit’in anlayamadığı şeyi ailem, dostlarım, talebelerim anlayabilir mi? Şems’in ne kadar özel bir insan olduğunu göremeyenlere onu nasıl tarif edebilirim? Ne yapsam da anlasalar Şems-i Tebrizi’yi görmek için kendi önyargılı gözlerini bir kenara bırakıp Mecnun’un gözleriyle bakmaları gerektiğini?
Aşık olmayana aşk kuru bir kelimeden ibaret. Yarı palavra, yarı safsata. Aşık olmayan bunu anlayamaz. Olansa anlatamaz. Öyleyse nasıl söze dökülebilir aşk, kelimelerin hükmünü yitirdiği yerde?” (Mevlana)

“Kader, hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten, ‘ne yapalım kaderimiz böyle’ deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin, ne de hayat karşısında çaresizsin..” (Yirmi dokuzuncu kural)

“Mevlana öyle hakkaniyetli, öyle güzel bir insan.
Benim içimdeyse hem güzellik, hem çirkinlik mevcut. Ben teklifsiz, pervasız bir adamım. Dolayısıyla benim için başkalarının çirkinliğine katlanmak daha kolay. Ama Mevlana safi nurdur. Onun gibi kıymetli bir alim cahillerin sözlerine nasıl katlansın?” (Şems)

“… Ama Mevlana anlık bir tereddütten sonra ayağa kalkıp, ‘pekala, olur’ manasında başını salladı. Dedi ki:
‘Bu yaşa kadar ne meyhaneye gittim, ne ağzıma bir damla şarap koydum. İçki içmek doğru değil zannımca. Ama sana itimadım tam. Zira inanıyorum ki sen benden boş yere böyle bir şey istemezsin. Muhakkak ki görmemi arzu ettiğin bir hakikat var. Senin hatırın için, dost, dediğin yere gideceğim. Nefsimin ağrına gitse de, ayaklarıma zor gelse de, şanıma leke düşürse de bu iş, o şarabı alıp senin için buraya getireceğim.’
Böyle dedikten sonra veda edip çıktı. O odadan çıkar çıkmaz, dizlerimin üstüne düştüm, secde ettim. Rumi’nin bıraktığı tespihe sarıldım, Rabbime defalarca, defalarca şükrettim. Bana böyle harikulade bir yoldaş verdiği için dua ettim. Mevlana coşkun bir nehirdir. Yerinde saymayan, tüm insanlığı ve varoluşu kucaklayan, kimseye karşı bir önyargısı olmayan, hep daha öteleri merak ve keşf eden, çağıl çağıl berrak bir nehir… Benim tek yaptığım o nehrin önündeki seddi yıkmaktır. O kadar.”

“Her hakiki aşk umulmadık dönüşümlere yol açar. Aşk bir milad demektir. Şayet ‘aşktan önce’ ve ‘aşktan sonra’ aynı insan olarak kalmışsak, yeterince sevmemişiz demektir. Birini seviyorsan onun için yapabileceğin en anlamlı şey değişmektir!
O kadar çok değişmelisin ki, sen sen olmaktan çıkmalısın. Şiir, musiki, raks… esriklik, esneklik, akışkanlık… Rumi’nin dönüşümü neredeyse tamam. Şiir sevmeyen katı bir alimken, kendi sesinin akışında hızla ilerleyen bir hatipken, artık cümle suskunlarının hislerine tercüman olacak kadar iyi bir şair olma yolunda. Bana gelince, ben de değiştim ve değişiyorum. Varlıktan hiçliğe gidiyorum. Bir mevsimden diğerine, bir mertebeden diğerine, yaşamdan ölüme kayıyorum. Baba Zaman’ın vaktiyle söylediklerini hatırlıyorum. İpeğin kozadan sapasağlam çıkması için ipek böceğinin kendinden feragat etmesi lazım.
Dostluğumuz ve ruhdaşlığımız Allah’tan bir lütuf, eşsiz bir armağandı. Yarenlikte büyüdük, şad olduk, tomurcuklandık, çiçek açar gibi kelime açtık, tamlığı tattık. Kimse tek başına hamlıktan olgunluğa geçemez. Seni kuş gibi bir makamdan bir makama uçuracak yol arkadaşını bulmalısın. Ve buldun mu, kendini değil, onu ululamalısın.” (Şems)

“.. eninde sonunda çember döner, devir tamamlanır, ayna sırlanır. Her kışın bir baharı, her baharın bir sonu vardır.
Ve şu vecize hala geçerlidir: Aşkın olduğu yerde, er ya da geç ayrılık vardır.”
(Şems)

Başımıza beklenmedik rastlantılar ancak bunları karşılamaya hazır olduğumuz anlarda gelir” (Aziz)

“ Bir gayya kuyusu bu dünya, Şems’in yokluğunda. O gitti gideli ruhum çorak kaldı, gün ışımaz günüme. Gece uyku girmiyor gözüme, gündüzse evde duramaz oldum. Ne tam olarak buradayım, ne başka bir yerde. Bir hayalet gibiyim kalabalıklar içinde. Herkese küskünüm, kırgınım, elde değil. Nasıl hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam edebiliyorlar? Şems-i Tebrizi’nin olmadığı bir yaşam, yaşanılası olabilir mi?
Gün batımından şafağa her gün bir başıma kütüphanede oturuyor, susuyorum. Hep Şems’i düşünüyorum. Ama sonuçta Şems benim için her şeyin ve herkesin toplamı olduğundan, tüm evreni düşünüyorum aslında. Bana söyledikleri aklımdan çıkmıyor: ‘Gün gelecek sana en güzel aşk şiirlerini yazan doğulu diyecekler. Bütün dünyada ismin bilinecek.’
Halbuki tek yaptığım susmak bu günlerde. ‘Hamuş’ diyorum kendime: Suskun! Ben ne kadar susarsam susayım kelimeler bana rağmen sinemi yırtıp çıkıyorlar bedenimden. Baştan beri Şems’in yapmak istediği de bu değil miydi? Benden bir şair yaratmak! Ama bu hedefe ulaşmak için beni terk edeceği aklımın ucundan geçmemişti.
Hayatımız bir devr-i daim. İster devasa boyutlarda olsun, ister bir dirhemcik ağırlığında, yaşadığımız her zorluğun, çektiğimiz her çilenin büyük resimde bir yeri ve işlevi var. Mücadele etmek insan olmanın gereği. Sen nefsini aşmak, herkesi bir ve eşit görmek, Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevmek yolunda minnacık bir adım bile atsan muhakkak karşılığını görürsün. İlahi bir nizam olduğuna inanıyorsak eğer biliriz ki bunun içinde tesadüfe yer yok. Şekerciler Hanı yakınlarında birbirimize rastlamamızdan bu yana iki sene geçti. Şems’in bana gelişi tesadüf değildi ki, gidişi öyle olsun.
‘Rüzgarla gelmedim’ demişti Şems ‘ki rüzgarla gideyim senin hayatından…’” (Mevlana)

Hayat da tıpkı satranç gibi. Bazı hamleleri kazanmak için yaparsın, bazı hamleleri de sırf oyunun akışı bunu gerektirdiği, doğrusu bu olduğu için yapar ve yenilirsin.” (Şems)

“Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım? diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün.
Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık. Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.” (Otuz sekizinci kural)

Sevdiğin birini yitirince bir yanın onunla beraber kaybolur. Terk edilmiş hayaletli bir ev gibi buruk bir yalnızlığa esir olur, eksik kalırsın. İçinde bir sır gibi, giden sevgilinin yokluğunu taşırsın. Öyle bir yara ki üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin gene de canını yakar. Öyle bir yara ki iyileştiğinde bile kanar. Bir daha gülemeyeceğini, asla hafiflemeyeceğini sanırsın. Karanlıkta el yordamıyla ilerler gibi akar hayat. Önünü göremeden, yönünü bilemeden, sadece şu anı kurtararak… Gönlünün kandili sönmüş, zifiri gecede kalmışsındır. Ama işte ancak böyle durumlarda, yani iki göz birden karanlıkta kalınca, bir üçüncü göz açılır insanda. Kapanmayan bir göz… Ve ancak o zaman anlarsın ki bu elem sonsuza dek sürmeyecek. Hazandan sonra başka mevsimler, bu çölden geçince nice vadiler gelecek; bu ayrılığın ardından da ebedi bir vuslat.
Yeni kaybettiğin kişiyi manevi gözle bakınca her yerde görmeye başlarsın. Denize düşen katrede, dolunayda hareketlenen med-cezirde, esen her esintide ona rastlarsın. Kuma çizili remilde, güneşte parlayan kristal tanesinde, yeni doğmuş bebeğin tebessümünde, bileğinde atan nabzında onu seyredersin. Her yerde, her şeyde onu görürken nasıl derim ki Şems gitti?
” (Mevlana)

“Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani mi diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. AŞK’ın ise hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde.” (Kırkıncı kural)

Altını çizdiğim yerler bunlardı kitabı okuduğum zamanlarda.. Renklendirdiğim kısımları ise şu anki psikolojimle ayrı bir beğendiğimden diğerlerinden biraz ayırmak istedim..

Hamuş demişti Mevlana kendine.. Suskun..
Aşkın verdiği acıyla susar insan bilirim.. O yüce insanla karşılaştırmak mümkün değil tabi ama suskunum ben de bu aralar.. Bu yüzden daha çok yazıyorum belki.. Bu hale suskun demek ne denli doğru bilinmez.. Sadece dudakların hareket etmiyor, ağzın susuyor çünkü.. İçin durmadan konuşuyor.. Başına dayanılmaz ağrılar verecek kadar..
Öyle çok cümle var ki içimde anlatmaya derman yetmez.. Yazarak bitirilmez.. Ömür tükenmekte ama o cümleler sürekli bir artış halinde..
Kırgınım bir şeylere.. Belki de her şeye.. Ama sanırım en çok kendime.. Hatalarıma..
Pişmanlık demek istemiyorum aslında.. Kazandırdıkları olmuştur her şeyin kendince.. Sadece biraz daha merhamet bekledim belki hayattan.. Adalet bekledim, samimiyet bekledim..
Aşk, güzel yaşanmalı.. Direkt yaşanmalı.. Saklanmamalı bir şeylerin arkasına.. Ve en önemlisi utandırmamalı aşk..
Ama öyle olmuyor işte.. Hiçbir şey hayal ettiğin gibi ilerlemiyor..
Hatamız belki çok fazla şans vermekte bir şeylere.. Yanlış şeylere.. Kafamızdaki doğruları, hayallerimizi bir bedene sığdırmaya çalışıyoruz.. Vaad edilenlere inanmaya kalkıyoruz..
Her insan dürüstlüğün erdemini kavrar sanıyoruz.. Öyle olmuyor.. Bazılarının hamurunda yok dürüstlük.. Bazıları hatalı üretim.. Her insan hatalarla, yanlışlarla örülü, biliyoruz.. Ama bazıları biraz daha fazlasına sahip bundan..
Çirkinleştiriyor bazıları bir şeyleri.. Sevdiğine utandırıyor seni.. Gözyaşı döktürüyor umrunda olmuyor..
Bir kaç doğru sözle çözdüğünü sanıyor hayatı.. Bir kaç doğru davranış sergiliyor ve yanlış tanıtıyor kendini size..
İnsanoğlu beşer şaşar.. Yanlış tanıyoruz insanları.. İçlerine onların anlamayacağı, değerinin farkına varamayacağı duygular dolduruyoruz.. En samimi duygularla şımartıyoruz onları.. Bir gün bizi tekmelemeleri için hazırlıyoruz..
Samimiyeti saygısızlık olarak addediyor bazıları.. Aldatmayı en doğal davranış..
Değer verene değer vermeyi bilmiyor insanlar.. Hepimiz öyleyiz.. Hiç bir zaman yerinde, zamanında kavrayamadık gerçek değerleri..

Susuyoruz bir gün.. Söyleyecek sözümüz olmadığından değil.. İçimizdeki acı dışarıya taşar yanımızdakileri de kaçırır korkusundan belki.. İnsanoğlu derdini anlatanı sevmiyor zaten derdini dinleyeni arıyor hep.. Dinlemeden dinlenmeyi bekliyor.. Sevmeden sevilmeyi istiyor.. Vermeden almayı düşünüyor.. Hayatta birileri için güzel bir şeyler yapmadan güzel bir hayatın hayalini kuruyor.. Hatta birilerine yanlış yaparak mutlu olmayı umuyor..
Dünyanın adaleti yok biliyoruz hepimiz.. Yaradanın adaletine sığınıyoruz bu devrede.. Hiç bir acımız boşa değildir diye umuyoruz..
Bir gün herkes ölümü tadacak o kesin de bazılarımız birilerini ölmeden öldürüyoruz.. Belki de ölmeden gömüyoruz diri diri.. Unutmanın, değer vermemenin acısıyla kavuruyoruz..

Hepimiz aşk diliyoruz da ayrılığı hiç birimiz sahiplenmiyor.. Sevişlerimizi coşkuyla anlatıp ayrılıklarımızı sessizliğe gömüyoruz..

Aşkı rengarenk sanıyor bazılarımız.. Yanılgıdayız.. Aşk hiç bir zaman renkli olmadı ki.. Onu mutlulukla karıştırıyorsun dikkat et!..

Tebrizli Şems & Mevlâna Celaleddin Rumî..

Geç kalmış bir halde başladım bir kitaba.. Herkes okudu, önerdi dinlemedim başlayamadım çok zaman.. Sonunda vakit geldi anlaşılan.. Eridim okurken yoğruldum, karıştım içine sayfaların..
Kelimeler bir bir döküldü gözlerimden.. İçimde hissettim her harfi, heceyi.. Sonra sayfalardan biri kalbime dokundu, ardından bu yazıyı yazmaya başladım..
Bir hikaye, bir diyalog geçiyordu bu sayfada paylaşmak istedim..
Ama öncesinde konuyu özetlemeliyim:

Tebrizli Şems gönlündekini paylaşacak bildiklerine mirasçı olacak bir can yoldaşı, ruhdaş aramaktadır.. O kişiyi bulmadan huzura eremeyecek, içindeki derin boşluk kapanmayacaktır..
Rumî de aynı boşluğu içinde hissetmekte ve o da bir can yoldaşı aramaktadır..
Ancak Rumî’ye yoldaş olmak ateşe çıplak ayakla dalmak gibidir, derin uçurumlardan atlamak gibidir..
Lakin kim Tebrizli Şems’i bu ateşten uzak tutabilir?..

Efendi Baba Zaman, yola çıkmadan evvel Şems’e şunları söyler:
_”İpekböceği kozadan çıkarken alın teriyle ördüğü ipeği yırtıp parçalar.. Bu yüzden çiftçiler ya ipeği seçerler, ya ipekböceğini.. İkisini birden koruyamazlar..
Çoğu zaman ipeği kurtarmak için ipekböceğinin canını alırlar.. Bir tek ipek mendil için bilir misin yüz ipekböceği can verir?”

Ve Şems yola çıkarken cevap verir:
_”Bu hikayede benim payım ipekböceğininkine benzer.. Rumî ipektir, ilmik ilmik örülecektir.. Vakit tamam olunca ipeğin bekası için ipekböceğinin ölmesi gerekir..”

  • ..Elif Şafak – Aşk..
  • Neşenur’a sevgilerimle…

    Harry Potter ve Ölüm Yadigarları..

    Harry Potter serisinin hayranlarındanım ben de.. Her kitabı çıkar çıkmaz yedik yuttuk filmleri devirdik ama sonuncu gelmek bilmedi bir türlü meraktan öldük.. Zaten bir defada da bitmeyecek iki bölüm halinde sunulacak film..

    Elimizde büyüdü bu veletler.. Harry, Ron, Hermione… Kocaman oldular şimdi maşallah 😛
    Hele Hermione bir serpildi bir serpildi ki sormayın gitsin.. Kıvırcık kafalı şirince bir kızcağızdı.. Şimdi havasından geçilmez hatunun ama içimden “hey ufaklık sen küçükken kakanı yerdin bea sen bilmezsin tabi hatırlamazsın hıh” demek gelir.. Hepimizin çevresinde bunu diyenler vardır neden bizim böyle bir hakkımız olmasın ki?
    Bana sokağın ortasında “sümüklü!” diye bağıran akrabalarım var hala.. Silip atasım geliyor bazen rezil etmeye yarıyorlar sadece ama çocuklarından çıkartacağım acısını diye bekliyorum.. Üstelik öyle temiz bir çocukmuşum ki tamamen zevzeklik yaptıkları yani ama işte “ben senin çocukluğunu bilirim sümüklünün, mızmızın tekiydin” diyerek hem seni çocukluğundan beri tanıdıklarını belli ederler hem de bunu yapmak onlara garip bir keyif verir nedense.. Anlayacağım ama az kaldı büyüyor çocukları ve izliyorum her anlarını ahahaha 😀

    Neyse konuyu dağıtmayalım.. Filmin birinci bölümü 17 Kasım’da ikinci bölümü ise 15 Temmuz 2011’de gösterime girecek.. Msn.com filmden görüntüler paylaşmış ve biraz bahsetmiş.. Oradan direkt alıntı yapayım diyorum ben de.. Kitabı okuyanlar zaten bilirler konusunu bilmeyenler için toparlamış olalım biraz…

    “Bölüm 1, Harry, Ron ve Hermione’nin Voldemort’un ölümsüzlük sırrını barındıran Hortkuluklar’ın izini sürmek ve yok etmek görevini üstlenerek yola çıkmaları ile başlıyor. Profesörlerinin yönlendirmeleri ve Profesör Dumbledore’un koruması olmaksızın, tek başlarına yola çıkan üç arkadaş şimdi herzamankinden daha fazla birbirlerine güvenmek zorundadır. Ancak, onları tehdit ederek ayrı düşmelerini sağlamak isteyen Karanlık Güçler de aralarındadır.

    Bu arada, büyücülük dünyası Karanlık Lord’un tüm düşmanları için tehlikeli bir yer haline gelmiştir. Uzun zamandır korkulan savaş başlamış ve Voldemort’un Ölüm Yiyicileri Büyü Bakanlığı’nın kotrolünü zorla ele geçirerek terör estirmekte ve kendilerine karşı olabilecek herkesi tutuklamaktadırlar. Ama, Voldemort için en değerli olan ganimeti; Harry Potter’ı hala bulamamışlardır. Seçilmiş kişi artık aranan kişidir ve Ölüm Yiyiciler Voldemort’a “canlı” olarak teslim etmek üzere onu aramaktadırlar.

    Harry’nin tek umudu Voldemort onu bulmadan önce Hortkuluklar’ı bulmaktır. Ama, ip uçlarını araştırdıkça neredeyse unutulmuş olan eski bir efsaneyi ortaya çıkartır – Ölüm Yadigarları’nın efsanesi. Eğer bu efsane gerçekleşirse, Voldemort aradığı üstün güce erişebilecektir.

    Aslında Harry’nin geleceği, geçmişte yaşadığı ve tüm geleceğini etkileyen “sağ kalan çocuk” olduğu kader gününde belirlenmiştir. O, artık sadece bir çocuk değildir, Harry Potter, Hogwarts’a ilk adımını attığı günden beri hazırlanmakta olduğu Voldemort’la nihai mücadelesine giderek daha da yaklaşmaktadır.

    Filmde Daniel Radcliffe, Rupert Grint ve Emma Watson; Harry Potter, Ron Weasley ve Hermione Granger rollerini tekrar üstleniyorlar.

    Kitaplarını okurken; Sirius Black ve Dumbledore öldüğünde ağlamamak için zor tutmuştum kendimi.. Özellikle de Dumbledore öldüğünde.. Yaşlıları öldürmesinler öyle acılı bir şekilde yaw duygusal hatunum ben hocam dayanamıyorum.. Huzurevine ziyarete gidip gözyaşlarından önünü göremeyen bi kişiliğim ben 😛 Sonra da koşar adım uzaklaşmıştım zaten bir daha da gitmedim.. Marifet diye söyleyemiyorum tabi ki.. Ama ağlayarak yüzlerine baktığınızda onlar da üzülüyor bazıları ‘acınacak bir halimiz mi var’ bile diyor.. O yüzden en iyisi hiç bulaşmamak..

    Bol resimli bir post oldu yine.. İyi okumalar 😉